Büyükten Küçüğe Kadar Herkes Kaygılı !

Gereksiz Kaygıyı Yenmek ve Endişeden Kurtulmak İçin

Büyükten Küçüğe Kadar Herkes Kaygılı !

Kaygının da birçok cevherde olduğu gibi gerekli olanı gereksiz olanı vardır. Gerekli olanı önlem almayı, ihmal etmemeyi, kartlarını gelecek günlere göre ayarlamayı gerektirir.

Bu anlamda, kaygının derecesini iyi ayarlayabilenler, plancı, bol önemli ve B planı olan insanlardır genelde.

Ancak gereksiz kaygı zedelenmelerinde, ruhunu kapı aralıklarına sıkıştıranlar, bilincini zedeleyenler de yok değildir.

Gereksiz kaygılarda her zaman için bir zorlama, bir aşırıya kaçma var. Ve biz ülke olarak da dünya olarak da giderek kaygılı insanlarla çevrili olmaya başladık.

Zaten herkes günün modasından dolayı kendini paranoyak, manik – depresif ve anksiyete bozukluğu olarak niteleyen insanların sayısız az değil. Adeta hasta olmak, hasta hissetmek süper bir olguymuş, marjinal bir hadiseymiş gibi lanse ediliyor.

Bu da kim gerçek hasta, kim rol yapıyor gibi bir sorunsalı doğuruyor toplum hattında.

Şahsım adına herhalde tanıştığım son 20 insanın içinde zihinsel ya da psikolojik sorunu olmayan insan yok idi.

Herkes o kadar deli, o kadar çılgın ve o kadar farklı ki… Ay bende anksiyete bozukluğu var o nedenle ben yapamam gibi komik ve saf cümlelerle insan hasta taklidi yapıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabında da doktor: Psikanaliz çıktığından beri herkes biraz hasta – saptaması insanın nasıl psikolojik denklemleri ve sonuçları bile magazinel olarak sömürdüğünün güzel bir ispatı.

Öyleyse ilk başta kendimizi hasta ilan etmekten kaçınmalıyız.

Öyle tek başına izlediğimiz filmin gerçek hasta karakterinin etkilerinden sıyrılamayıp kendimizi o karakterle fazla özdeşleştirerek kendimizi hasta ilan etmemeliyiz.

Bu hem gerçek hastaların hastalıklarıyla dalga geçmek olur, hem de kendi kendimizi bilerek sakat bırakmak olur. Zira insan bir şeye kendi iç dünyasında ne kadar yoğunlaşırsa onun gerçek olma ihtimali var.

Kendi kaygılarının içine bata çıka kendisini kaygı bozukluğu hastalığına kaptıranların sayısı da az değildir hani. Öyleyse parlak fikirlere hoş geldiniz. Bu yazımızda en başta gereksiz kaygıyı ve endişeyi yenmenin tüm yollarını bir rehber halinde sunacağız sizlere.

Akabinde ise kaygı bozukluğu ve endişeyle yıpratılmış bünyelere karşı neler yapmamız gerektiğinden dem vuracağız. Parlak fikirler her zamanki gibi yanınızda.

Şimdi elinizdeki kaygı ve endişeleri yavaşça yere bırakın ve sizi huzura se edecek yazımızı an be an okumaya ve tadını çıkarmaya başlayın.

Kaygılı insanlar genelde tırnaklarını yerler. Çünkü onların kaygıyla dolu olan beyinleri kendi vücuduna doğru yöneltir kişiyi. O tırnaklar yenecektir. Arka planda ve geriye kalan olarak yenmiş tırnaklar hoş bir görüntü ve sağlıksız bir imaj çizse de kişi kendini mutlak surette durduramaz.

Çünkü bilinç kaygı ve endişe birimlerine o kadar odaklanmıştır ki geride hiçbir şeyin önemi yoktur. Kafaya takılan şeylerden sonra tırnak yemek basit ve en başta başa gelen bir dışa vurum gibidir. Bu açıdan baktığımızda insanın çoğu tiki aslında kaygı bozukluklarının bir dışa vurumudur.

Bu nedenle bunu belirti olarak kabul edip üstüne gitmek daha da artarsa bir uzmandan destek almak en mantıklısı olacaktır.

Her Alanda Kaygıyı Yenebilmek İçin Az Bilinen Taktikler adlı makalemizde şöyle dursun.

Bu yazımız bir önceki yazıya göre sadece gereksiz kaygıya ve endişeye odaklanmışken, buraya bıraktığımız yazı linki ise, her alanda kaygıyı yenebilmek adına az bilinen taktikler sunuyor size.

Aşk alanında ikili ilişkiler babında, iş yeri krizleri olarak akla çakılan kaygıları yenmek adına, kısacası her alanda kaygıyı yenmek isteyen arkadaşlarımız bu yazımızdan öğrenecekleriyle yollarına devam edebilirler.

Gereksiz Kaygıyı ve Endişeyi Yenmek İçin 

  • Bir kere kaygının üstüne gitmekte fayda var. Bu nasıl olacak? Aklınıza üşüşen, ruhunuzu kara dumanlarla kaplayan, bilincinizi zehirleyen her kaygı unsurunun sizin ürettiğiniz ve sıfırdan çıkardığınız bir göz yanılgısı olmadığından emin olmak gerek. Bunun için kaygının kaynağına inmek zorundasınız. Bu da yüzleşmeyi gerektiriyor. Ama eşit bir seviyede. Çünkü insan olarak hiçbir kaygıdan hiçbir endişeden daha güçsüz sayılmazsınız. Kendinize güç depolamayı ve kendi kendinize öğütler verip onları tutmayı ihmal etmeyin. İnsan birçok açıdan güçsüz olabilir ama sanmak ve yanılmakla ilgili olarak kafasından çıkardığı ve büsbütün kendisini yaralayacak olan endişelerden daha büyük olduğu kesindir.

Her alanda kaygının ne kadar zorlayıcı ne kadar köşeye sıkıştırmaya yönelik olduğunu söylemiştik.

İşte iş yerinde işine odaklanamayan, kendi baş ağrısı ve kaygı yekunu ile birlikte başa çıkmaya çalışan çalışan, modern bir kadın. Hani az biraz ileride ağlayan birini görürüz de ”kim bilir ne sıkıntısı var kadıncağızın” deriz. Kaygı sorunlarıyla boğuşanlar genelde dertlerini ağlayarak göstermezler.

Zira onların ki daha çok baş ağrısı, sinir bozukluğu, tahammülsüzlük ve agresiflik olarak tezahür eder. Bu kadın gibi binlercesi, milyonlarcası aklındaki envai çeşit kaygıya karşın, gelip iş yerinde rutin işlerini yapmak zorundadır. Zira kimse de gelip senin neyin var demez. İşte modern dünya kabusu!

  • Pozitif düşüncelere odaklanmakta fayda var. Beyin ile ilgili yapılan son nörolojik araştırmalar bize gösterdi ki insan kendi düşüncelerini yönetebilecek bir dizayna sahip. Yani ne düşündüğümüzü beynimiz değil biz seçebiliyoruz. Yeter ki doğru düşünme yöntemlerini bilelim ve onları kafamızın içinde uygulayacak kadar pozitif olalım. Son çağı modası depresif olmak ve karanlık düşünceler tarafından darp edilmek. Bunu biliyoruz. Ama en sonunda kendi içi içini yiyen birer kurtçuklara dönüşüyoruz. O nedenle her zaman pozitif düşünün. Gelecek günler güneşli olmasa bile şimdinin karanlığından kurtulanacaktır. İnsan yeter ki inansın!

Bazen bilgisayardan ya da arabanın müzik çalarından bir şarkı yükselmeli. ”Başın önüne eğilmesin / aldırma gönül aldırma” mısraları yükselmeli insanı hüzne ve çoşkuya se eden ezgilerle birlikte. İnsan olmak zor, çok zor hem de.

Ama her şeye rağmen dostlarımıza sarılmalı, sevdiklerimizin yanında kalmalıyız. Dünyada çözülmeyecek tek sorun ölüm. Onu da ölümden sonra anlayacağız. Sorun mu ödül mü diye! O nedenle başınız önüne eğilmesin arkadaşlar.

  • Her zaman için çözüm odaklı olun. Nice beynimize üşüşüp de tahtını kuran kaygılar, aslında birkaç dakikalık çözüm odaklı düşünme sonucu imha olacak kadar güçsüz, dayanaksız noktalardır. Biz bunlara vesvese deriz, kuruntu deriz. Ama işte zamanında önlerine geçilmezse büyür de büyürler. Sizin güçsüzlüğünüzden yüz bulurlar ve imparatorluklarını ilan ederler. O zaman yapılacak en temiz hareket en yakın kliniğe gitmek ve kendinizi modern tıbbın kollarına bırakmaktır.

Kaygı bozukluğunun son hali: Panik Atak: 

Gereksiz kaygılar ve endişeler zamanında önlem alınmazsa en son haline bürünür. Buna panik atak diyoruz. Her ne kadar Sınav filminde ‘‘panik olmayacaksın atak olacaksın” diye esprisi yapılmış olsa da hastaların kendilerine zor zamanlar ve anlar yaşatan beter bir hastalıktır panik atak.

Şu görselde görüldüğü üzere panik atak son noktadır ve artık sadece zihni değil vücudu da sarar. Kişi kasılır, titremelere başlar ve son olarak bayılır. Bu kendisine ve çevresine karşı yaptığı en büyük kötülüktür. Ama hastalık ve rahatsızlıklar kötülük nedir bilmezler. İnsanı kuşatırlar her yandan.

Источник: https://parlakfikirler.org/gereksiz-kaygiyi-yenmek-ve-endiseden-kurtulmak-icin/

Bir büyük yolculuğa bir küçük davet – Diken

Büyükten Küçüğe Kadar Herkes Kaygılı !

NURAY MERT 

Güya herkes seçimlerde AKP’nin fazla oy kaybetmeyeceğini biliyormuş, ama belli ki gidişat karşısında en çok bozulanlar, bozuntuya vermeyen birtakım ‘bilge’ insanlar.

Zamanında kaygılansaydınız…

İktidarı cidden  rahatsız edenlerden boşalan gazete sayfaları şimdi, kaygılı insan portreleriyle dolu. ‘Ne yani, bildiğimiz bir şey de olsa kaygılanmamalı mıyız?’ diyebilirsiniz.

Kaygılanmalıyız, kaygılanmalısınız, kaygılanmalılar. Ama gelin görün ki kaygılanmanın da zamanında olursa bir faydası var, işler iyice rayından çıkmadan kaygılansaydınız belki gidişat bu denli kötü olmazdı.

Mesela, otoriter siyaset ilk sinyallerini verdiğinde tepki verseydiniz, belki önü alınabilirdi. Yok, ‘Artık çok geç’ demiyorum, hiçbir zaman geç değildir, olmamalı. Ama vakit geçince ödenecek bedeller de ağırlaşıyor. Küçük bedeller ödemekten imtina edenler, ağır bedeller ödemeye ne kadar hazır, bakın ondan emin değilim.

Kuzu kuzu analizler

Diğer yandan, farkında mısınız, ‘Erdoğan güç kaybediyor’ zannıyla biraz açılıp saçılanlar, yavaş yavaş toparlanmaya başladı.

Açıkça iktidar yanlısı olanların işi kolayken, iktidarı küstürmeden ‘demokratlık’ yapmaya çalışanların işi zorlaştı ama hala, ‘Yetti artık!’ diyebilen pek az.

Kuzu kuzu, analiz üzerine analiz yazmaya devam ediyorlar.

Gidişin gidiş olmadığını bilen AKP’lilerin de işi zorlaştı, ama görüyorsunuz, ‘Bana eyvallah’ diyebilen çıkmıyor. Belli, ‘bu gemide hep birlikte batacağız’, ama hala ‘belki de batmaz, şimdiden denize atlamayalım’ diyenler daha çok. Öyle olduğu sürece de, bu kötü gidiş devam edecek.

Bu gidişe karşı ne yapılabilir?

Uzun süre, ‘akıl tutulması’, ‘iktidar körlüğü’ gibi apolitik kavramlarla idare edenler şimdi veryansın ediyor. 2010 referandumu esnasında çok sevilen bir tabiri şimdi de ben kullanmak isterim; ‘faydasız doğrular’ bunlar.

Bu gidişe karşı ne yapılabilir, onu konuşalım, daha çok faydası olur.

Demokrasi ve özgürlük mücadelesinden vazgeçmeyelim

‘Hep eleştiryorsunuz ama hiçbir şey önermiyorsunuz’ diyenler de daha iyi anlayabilsin diye aslında ben ve benim gibi düşünenlerin hep söylediği şeyi tekrar edelim; yapılacak şey basit; geç de olsa, güç de olsa demokrasi, özgürlükler mücadelesinden vazgeçmemek…

Ama lafla değil, sahiden, cefasına katlanmayı göze alarak, tehlerini hesaba katarak, cesaret ve samimiyetle yola çıkabileceksek. Zira Cemil Meriç’in -alıntılamaktan bıkmadığım- deyişiyle ‘Ancak tehli bir hayatı göze alanlar demokrasiyi sevebilir.’

Emin adımlarla otoriter bir polis devletine

Öncelikle, bir gerçeği teslim etmek lazım. Bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye’deki durumu kavramaktan aciz değiliz.

Hiç de ‘bilimin, sosyolojinin tanımadığı’, ‘yüzlerce biliminsanın çözemeyeceği’ bir durum yok ortada. Emin adımlarla otoriter bir polis devletine doğru gidiyoruz.

Bu ne tarihte ilk kez olan bir şey, ne de sadece Türkiye’ye mahsus. Bu açıdan Türkiye’nin durumu fazlasıyla sıradan.

Dahası, dünyanın birçok yerinde, son zamanlarda demokrasiden ziyade bu türden rejimlere savruluş yaşanıyor. Yıllardır, ‘otoriter siyaset’in Kemalizm ve İttihat ve Terakki’nin geleneğinden ibaret olmadığını hesaba katsaydık, başımıza gelenleri biraz daha iyi ve önceden kavrayabilir, demokrasi mücadelesini daha sağlam bir zemin üzerine oturtabilirdik.

Hazin pozisyonlar

Bu arada, ‘demokrasi mücadelesi’ demişken, bu uğurda askeri vesayete karşı verildiği iddia edilen ‘şanlı mücadele’nin bu günlerde ‘paralel devlet’ veya ‘çete’ diye tanımlanan yapı tarafından yürüdüğünü artık kimse hatırlamak istemiyor galiba. Oysa, bir vesayetin nasıl gittiğine daha fazla kafa yorsaydık, benzer bir vesayetin farklı kılıkta geri gelebileceğini hesaba katabilir, bu ihtimale karşı durabilirdik.

Hazin ama, o zaman olanları sorgulamaya kalkanları Kemalizme savrulmakla, hatta ‘Ergenekonculuk’la suçlayanların bir kısmı son seçimde CHP’ye oy verme noktasına geldi, diğer bir kısmı iktidar saflarında askeri vesayete karşı birlikte durdukları ‘paralel yapı’yla mücadeleye kalktı.

İşi yokuşa sürmek istemiyorum sadece, yakın geçmişin hatalarıyla yüzleşmeden yeni bir yolculuğa çıkamayacağımızı düşünüyorum. Aksi takdirde,  ‘Yeni Türkiye’ denilen otoriter rejim kendini tahkim ederken karşısındakiler muazzam savruluşlarına devam edecek. Öylesi olmuyor…

Tatava yapmadan, CHP’ye oy vermekle olmazdı, olmadı. Sorunlarını görmezden gelerek HDP’ye sığınmakla olmazdı, olmadı. Oy vermemekle olmazdı, olmadı. Analiz üzerine analiz patlatmakla olmazdı, olmadı. Bir oraya, bir buraya mavi boncuk vermekle olmazdı, olmadı.

1 milyon imzayla olur

Ama, MİT yasasına karşı, Öcalan’ın özgürlüğü için, Suriye’yle muhtemel bir savaş tehsine karşı, seçim barajına karşı, kısacası otoriter bir rejim inşasına karşı aklınıza gelen tüm demokratik talepler adına 1 milyon imza toplamakla olur.

Bakın, bir tek Murat Belge yazdı; isterse casusluk eseri olsun, “Hepimizi ilgilendiren konularda ortaya dökülenler hakkında konuşma hakkımız var, ‘devlet sırrı’ netameli bir kavramdır” diye (Taraf, 29 Mart).

Olabilecek o kadar çok şey var ki

Türkiye’de artık böyle şeyler yazmak ve söylemek de fazlasıyla zor, ama daha fazla insan bunu söylerse olur. Başkanlık sistemine karşı ‘demokratik platform’ da olur. Ve bunun gibi olabilecek o kadar çok şey var ki!

Çıkış yolları her zaman vardır, asıl mesele bu yolların kaç yolcusunun çıkacağı, birbiriyle kavga etmeden ne kadar yol yürüyebileceği.

‘Önce söz vardı’

Источник: http://www.diken.com.tr/bir-buyuk-yolculuga-bir-kucuk-davet/

Günümüz Ergenlerinin Bu Kadar Kaygılı Olmalarının 10 Sebebi

Büyükten Küçüğe Kadar Herkes Kaygılı !

Günümüz ergenlerinin hiç olmadığı kadar fazla, şiddetli kaygı yaşadıkları söyleniyor. Kaygıdaki bu artış önemli bir tartışma konusu.

Bir psikoterapist, öğretim görevlisi ve “Zihinsel Olarak Güçlü Ebeveynlerin Yapmadıkları 13 Şey” (13 Things Mentally Strong Parents Don’t Do) kitabının yazarı olarak kaygının ergenler arasında çok yaygın olduğuna ben de katılıyorum. Her yaştan insanın benim terapi ofisimin kapısından girmelerinin en yaygın sebebi bu çünkü.

Bazı gençler, başarısızlıktan ölesiye korkmakla birlikte yüksek başarılar gösteren mükemmeliyetçiler. Bazıları ise akranlarının onlar hakkındaki düşüncelerinden o kadar fazla endişe ediyorlar ki neredeyse hiçbir şey yapamaz hale geliyorlar.

Bazıları gencecik yaşamları boyunca zorlu hayat şartlarına katlanmış oluyorlar. Ama bazılarının sabit aileleri, destekleyici ebeveynleri ve bolca kaynağı var.

Kaygıdaki bu yükselişin, son birkaç on yılda karşılaştığımız toplumsal değişikliklerin ve kültürel değişimlerin bir yansıması olduğunu tahmin ediyorum. İşte en temel 10 neden:

1.Elektronik cihazlar sağlıksız bir kaçış sağlıyor

Dijital aletlere sınırsız erişim, çocukların sıkıntı, yalnızlık ya da üzüntü gibi rahatsız edici duygulardan kaçmalarına sebep oluyor. Çocuklar arabada giderken kendilerini bir oyuna gömerek ya da odalarına gönderildiklerinde sosyal medyada sohbete dalarak bir kaçış yaşıyorlar. 

Bugünse, tüm bir neslin çocukluğunu rahatsızlıktan kaçarak geçirdiğinde neler olduğunu görüyoruz. Elektronik cihazlar, zihinsel dayanıklılıklarını geliştirme fırsatlarının yerine geçti ve bu yüzden günlük hayatın zorluklarıyla baş etmek için gerekli olan becerileri edinemediler.

2.Mutluluk hırsı

Mutluluk toplumumuzda o kadar çok pompalanıyor ki, bazı ebeveynler işlerinin çocuklarını sürekli mutlu etmek olduğunu düşünüyor. Bir çocuk üzüldüğünde ebeveynleri onu hemen neşelendiriyor ya da çocuk kızgın hissettiğinde onu hızla yatıştırıyor.

Çocuklar kendilerini gün boyunca mutlu hissetmediklerinde, bir şeylerin ters gittiğine inanarak büyüyorlar. Bu da çok fazla iç çatışma yaratıyor. Kendini üzgün, hüsrana uğramış, suçlu, hayal kırıklığına uğramış ve hatta bazen öfkeli hissetmenin normal ve sağlıklı bir şey olduğunu anlamıyorlar.

3.Ebeveynlerin gerçekçi olmayan övgüleri

“Takımda en hızlı koşan sensin” ya da “Sınıfındaki en zeki çocuk sensin,” gibi şeyler söylemek özgüveni geliştirmez. Tersine, çocuğunuzun omzuna bu etiketleri gerçekleştirme yükünü bindirir. Bu yenilmekten ya da reddedilmekten ölesiye korkmalarına neden olabilir.

4.Ebeveynler yarış atları gibi yarışıyorlar

Çoğu ebeveyn ergen çocuklarının kişisel asistanları gibi davranıyor.

Çocuklarının rekabet edebilmesini sağlamak için deli gibi çabalıyorlar: Özel öğretmen ya da özel spor koçları tutuyorlar ve sınava hazırlık kurslarına büyük paralar ödüyorlar.

En iyi okulları etkileyecek notlar için çocuklarına yardım etmeyi görev biliyorlar. Çocuklarına çok iyi bir üniversitede gözde bir öğrenci olmak için her konuda üstün olmaları gerektiği mesajını veriyorlar.

5.Çocuklar duygusal beceriler kazanmıyor

Dikkatimizi fazlasıyla akademik hazırlığa veriyoruz ama çocuklara başarılı olmaları için gerekli duygusal becerileri öğretmek için çok az çaba sarf ediyoruz. Üniversitede ilk yılları olan öğrencilerle yapılan bir araştırma, öğrencilerin yüzde 60’ının aslında üniversite hayatına duygusal olarak hazır olmadıklarını ortaya koydu.

Zamanını yönetmeyi bilmek, stresle baş etmek ve duygularının farkında olmak iyi bir hayat yaşamanın püf noktalarıdır. Sağlıklı baş etme becerileri olmaksızın ergenlerin günlük hayattaki zorluklar yüzünden kaygı duymaları pek de şaşırtıcı değil.

6.Ebeveynler kendilerini rehber değil, birer koruyucu olarak görüyor

Ebeveynler zamanın bir yerinde, çocuklarını olabildiğince az fiziksel ve duygusal yarayla yetiştirmeleri gerektiğine inanmaya başladı. Öylesine aşırı korumacı oldular ki, çocuklar asla kendi kendilerine bir zorlukla baş etmeyi deneyemiyorlar. Sonuç olarak, bu çocuklar, hayatın zorluklarıyla baş etmek için fazla kırılgan olduklarına inanarak büyüdüler.

7.Yetişkinler, çocukların korkularıyla doğru bir şeklide yüzleşmelerine yardımcı olmayı bilmiyorlar

Yelpazenin bir ucunda çocuklarını çok fazla zorlayan ebeveynler görürsünüz. Çocuklarını, kendilerini dehşete düşürecek şeyleri yapmaya zorlarlar. Diğer tarafta ise çocuklarını hiçbir şekilde zorlamayan ebeveynler bulunur. Onlar, çocuklarını kaygı yaratacak gibi görünen her şeyden uzak tutarlar.

Maruz kalmak korkuyu yenmenin en iyi yoludur, ancak sadece adım adım yapıldığı takdirde. Biraz deneme, hafifçe dürtme ve rehberlik etme olmadan, çocuklar başlarına gelen korkuyla yüzleşebileceklerine dair güven duygusunu asla kazanamazlar.

8.Ebeveynler, suçluluk ve korku duygularıyla ebeveynlik yapıyor

Ebeveynlik suçlululuk ve korku gibi rahatsız edici duygulara sebep olur. Fakat birçok ebeveyn bu duyguları yaşamaya izin vermek yerine ebeveynlik alışkanlıklarını değiştirir.

Böylece onları kaygılandırdığı için çocuklarının gözlerinin önünden ayrılmalarına izin vermezler ya da çocuklarına “hayır” dediklerinde o kadar fazla suçluluk hissederler ki sözlerinden döner ve pes ederler.

Bunun sonucunda çocuklarına, rahatsız edici duyguların tahammül edilemez olduğunu öğretirler.

9.Çocuklara yeteri kadar serbest oyun zamanı verilmiyor

Organize spor ve kulüp etkinlikleri çocukların hayatında önemli bir rol oynarken, tüm kuralları yetişkinler koyar ve dayatır. Yapılandırılmamış oyun çocuklara, yetişkin “hakemliği” olmaksızın anlaşmazlıkları yönetmek gibi hayati becerileri öğretir. Kendi başına oynanan oyun ise çocuklara kendi düşünceleriyle baş başa kalmayı ve kendi varlığıyla rahat olmayı öğretir.

10.Aile hiyerarşileri ortadan kalktı

Her ne kadar çocuklar karar verici pozisyonda olmaktan hoşlanıyormuş gibi görünseler de,  aslında en derinlerinde, doğru kararı verebilecek yetide olmadıklarını bilirler. Esas liderin ebeveynleri olmasını isterler – ‘rütbeler’ konusunda çatışmalar yaşadıklarında bile. Hiyerarşi karıştığında hatta tepe taklak olduğunda çocukların kaygıları ani bir artış gösterir.

Bu Kaygı “Salgını” Konusunda Ne Yapabiliriz?

Çocukların esnekliğini ve dayanıklılığını beslemek yerine kaygıyı besleyen bir ortam yarattık. Tüm kaygı bozukluklarını engelleyemesek de  – genetik de kesinlikle önemli bir bileşen – çocuklara daha sağlıklı olmaları için gerekli olan zihinsel kasları geliştirmelerinde daha çok yardım edebiliriz.

Çeviri: Ayşegül Sarıoğlu

Kaynak: https://www.psychologytoday.com/blog/what-mentally-strong-people-dont-do/201711/10-reasons-why-todays-teenagers-are-so-anxious

Источник: https://www.egitimpedia.com/gunumuz-ergenlerinin-bu-kadar-kaygili-olmalarinin-10-sebebi/

Поделиться:
Нет комментариев

    Bir cevap yazın

    Ваш e-mail не будет опубликован. Все поля обязательны для заполнения.

    ×
    Рекомендуем посмотреть