Diyabete Bağlı Organ Hasarları Nasıl Önlenebilir?

içerik

Diyabet hakkında her şey…

Diyabete Bağlı Organ Hasarları Nasıl Önlenebilir?

İç Hastalıkları Uzmanı Uz. Dr. İrfan Aydın toplumda çok sık karşılaşılan diyabet hastalığını anlatıyor.

Diyabet Nedir?

Diyabet, insülin hormonunun yokluğu, eksikliği ya da etkisizliği sonucu ortaya çıkan yaşam boyu süren kan şekeri yüksekliği ile karakterize bir metabolizma hastalığıdır.

Normal koşullarda besinlerden sağlanan glukoz ( şeker ) pankreas tarafından salgılanan insülin hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve enerji gereksinimini karşılamak üzere kullanır.

İnsülin yokluğu ya da insülin etkisinin yetersizliği sonucunda kandaki şeker hücre içine giremez, kanda şeker yükselir (hiperglisemi). Kan şekerinin yükselmesi ile birlikte sık idrara çıkma, ağız kuruması, çok su içme, halsizlik, çabuk yorulma, kilo kaybı gibi bulgular görülür.

Diyabet, ülkemizde 10 milyonun üzerinde insanı doğrudan ilgilendiren, her yaşta ortaya çıkabilen, yaşam boyu süren ve iyi tedavi edilmediği zaman toplumsal olarak çok önemli sorunlara yol açan, buna karşın iyi tedavi edildiğinde, sağlıklı ve uzun bir yaşamın sürdürülebildiği bir hastalıktır. Diyabet tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızla yayılan önemli bir sağlık sorunudur.

Ülkemizde her üç hastadan biri diyabetli olduğundan habersiz yaşamaktadır. Yaklaşık beş milyon kişi ise, diyabet gelişme riski normale göre yüksek olan, halk arasındaki tabiriyle gizli şeker hastasıdır. Sonuç olarak, diyabet, ülkemizde yirmi yaş üstü grupta toplumun yaklaşık %15’ini yakından ilgilendiren bir hastalıktır.

TİP 1 diyabet nedir? Belirtileri nelerdir?

Tip 1 diyabet, genellikle çocuk ve ergenlerde ortaya çıkan diyabet tipidir. Diyabetli vakaların %5–10‘unu oluşturur. Tip 1 diyabetlilerde insülin üretmediği için insülin, enjeksiyon veya pompa yolu ile vücuda verilir. İnsülin tedavisi, vücutta var olan bir eksikliğin yerine koyulmasını sağlar.

TİP 2 diyabet nedir? Belirtileri nelerdir?

Tip 2 diyabet oluşumunda iki önemli mekanizma yol oynar. Birincisi pankreastan salgılanan insülin hücre üzerindeki etkisini göstermemesi, ikincisi ise pankreasın insülin üretiminde azalması.

Tip 2 diyabette insülinin hücre içine girememesi insülin direnci olarak isimlendirilir. İnsülin hücre üzerindeki etkisini gösterememesi sonucunda, hücrenin enerji kaynağı olan glukoz (şeker) hücre içine giremez. Kanda birikir ve kan şekeri yükselir.

Bir süre sonra pankreastan insülin salgısı azalmaya başlar ve diyabet tablosu daha ilerler.

Tip 2 diyabet, Tip 1 diyabete kıyasla daha sık görülür; diyabetli kişilerin %90’ı Tip 2 diyabetlidir. Tip 2 diyabet esas olarak yetişkinlerde görülmekteyse de son yirmi yıldan bu yana çocukluk ve ergenlik çağında da önemli bir sorun olmaya başlamıştır.

Tip 2 diyabetin ortaya çıkışı Tip 1 diyabete kıyasla daha yavaştır ve yüzden erken tanısı daha yavaştır.

Tip 2 diyabet bulguları henüz başlamadan 10 – 15 yıl süre öncesinden gizli şeker olarak adlandırılan (glukoz intoleransı) dönemi vardır. Bu dönemde açlık şekerleri normal olmasına rağmen tokluk şekerleri yükselir.

Sık acıkma, açlığa tahammülsüzlük, tatlı krizleri, yemekten sonra yorgunluk, halsizlik gizli diyabetin en sık görülen bulgularıdır. Bu dönemde tanı tokluk kan şekeri ve glukoz yükleme testi (OGTT) ile konur. Bu süreçte diyabete bağlı organ hasarları görülebilir.

Bu nedenle diyabet riski taşıyan kişiler, tanı için mutlaka bir sağlık kurumuna başvurmalıdır.

Diyabette tanı nasıl konur?

Kan şekeri ölçümü tanı koymak için en kolay yoldur. Normalde açlık kan şekeri 100 mg/dl’nin altındadır. Eğer açlık kan şekeri 100 – 125 mg/dl arasında ise bozulmuş açlık glukozu vardır. Bu durumda glukoz yükleme testi (OGTT) yapılması gerekir. Eğer açlık kan şekeri 126 mg/dl veya daha yüksekse birey diyabetlidir.

Şeker yükleme testi için 8 saat açlıktan sonra, 75 gr glukoz suda eritilir ve içilir. Kan şekerleri 2 saat izlenir. Normal kan şekeri ikinci saatte 140 – 199 mg/dl arasında ise prediyabet (gizli şeker) vardır, bu değerler kişinin diyabete aday olduğunu gösterir.

İkinci saat kan şekeri 200 mg/dl’nin üstünde ise diyabet tanısı konur.

Kimler diyabet riski taşır?

45 yaş ve üzerindeki herkes, özellikle fazla kilosu olan kişiler kan şekeri değerleri normal çıksa dahi, mutlaka 3 yılda bir şeker yükleme testi ile veya tokluk kan şekeri ile incelenmelidir. 45 yaş altındaki kişiler aşağıdaki ek risk faktörlerinden en an birine sahipse diyabet açısından daha erken yaşta tetkik yaptırmalıdır.

Risk Faktörleri

  • Fazla kilolu olma
  • Birinci dereceden akrabalarda diyabet öyküsünün olması
  • Kan yağlarında yükseklik
  • Kan basıncı yüksekliği
  • 4 kg ve üzerinde çocuk doğumu yapmış olma veya hamilelik (gestasyonel) diyabeti varlığı
  • Vasküler hastalık hikayesi olanlar
  • İnsülin direnci ile ilgili bir klinik tablo olması (polikistik over gibi)
  • Daha önce gizli şeker tanısının olması.

Gizli şeker (prediyabet) nedir?

Eğer bir kişide kan şekeri değeri normalden yüksek olmasına karşın diyabet tanısı koymaya yeterli yükseklikte değilse (şeker yükleme testi sonucunda ikinci saat kan şekeri 140/199 mg/dl arasında ise) prediyabet (gizli şeker) vardır, bu değerler kişinin diyabete aday olduğunu gösterir.

Gizli şekerli bireylerde kardiyovasküler hastalık riski kan şekeri normal olan bireylere kıyasla 1.5 kat, diyabetli bireylerde ise 2- 4 kat daha fazladır.

Diyabete aday kişiler beslenme alışkanlıklarını değiştirerek ve fiziksel aktivite düzeylerini arttırarak yaşamın ilerleyen yıllarında diyabetin gelişmesini önleyebilirler.

Diyabet gelişmesi önlenebilir bir hastalıktır.

Diyabet nasıl tedavi edilir?

Diyabet tedavisinde amaç kan şekeri ayarını sağlamak diğer bir ifade ile kan şekeri yükselmelerini ve kan şekeri düşmelerini önlemektir.

Bu ayarın sağlanması komplikasyonların gelişimini önlemek veya gelişmiş komplikasyonların seyrini yavaşlatmak için son derece önemlidir.

  İyi bir diyabet kontrolü, kan şekeri seviyesini mümkün olduğunca normale en yakın düzeylerde tutmak anlamına gelir.

Diyabet tedavisi aşağıda belirtilen dört ana bileşenden oluşur.

  1. Tıbbi Beslenme Tedavisi: Kan şekeri kontrolünün sağlanmasında diyabetli bireye özgü beslenme tedavisinin verilmesi önemlidir. Üç ana öğün, üç ara öğüne bölünmüş, kan şekerini ani yükseltecek hızlı emilen karbonhidratlı gıdalar sınırlandırılmış, ideal kiloya dönmeyi hedefleyen bir beslenme programı ile diyabetin gelişimi durdurulabilir.
  1. Egzersiz: Egzersiz, vücudun glukozu etkili bir şekilde kullanmasını ve kan şekeri kontrolünü sağlar. İnsülin direncini önler. Ayrıca, şişman Tip 2 diyabetli kişilerin vücut ağırlıklarını kontrol etmelerine yardımcı olur.
  1. İlaç / İnsülin: Tip 2 diyabetli kişilerin diyet ve egzersizle kontrol altına alınamayan kan şekeri ayarını sağlamak için ağızdan alınan insülin direncini önleyici ya da insülin salgılatıcı ilaçlara veya vücudun kendi insülini yetersiz ise insüline gereksinimleri olabilir. Tip 1 diyabetli kişilerin yaşamak için insüline gereksinimi vardır. İnsülin bağımlılık, alışkanlık yapacak bir madde değildir. İnsülin yaşam için elzemdir. Vücut insülin yapmıyor ise dışarıdan enjeksiyon veya pompa yolu ile vücuttaki eksikliği yerine koymak gerekir. Gestasyonel diyabetliler oral antidiyabetik kullanamaz. Kan şekeri kontrolü sağlamak annenin ve bebeğin sağlığı için son derece önemlidir. Gestasyonel diyabetli bir kadına gerek görüldüğünde insülin tedavisi başlanır. Gebelik sonlandığında tedavi planı tekrar düzenlenebilir.
  1. Diyabet Eğitimi: Diyabetli birey kan şekerini kontrol altına alma sorumluluğunu üstlenmelidir. Diyabeti tanımalı, nasıl beslenmesi gerektiğini, kan şekeri ölçümlerini nasıl yapacağını öğrenmeli, ölçüm sonuçlarını değerlendirebilmelidir. Ayrıca hipoglisemiyi önlemeli ve tedavi edebilmeli, gerekli durumlarda ilaç veya insülin tedavisinde değişiklik yapacak bilgi ve beceriye sahip olmalıdır. Bunu için diyabet konusunda hekim, diyetisyen, hemşireden oluşan sağlık ekibinden gerekli eğitimi almalı, eğitim programlarına katılmalı, yazılı eğitim materyallerini okumalıdır.

Источник: https://optimedhastanesi.com/tr/ic-hastaliklari-dahiliye/diyabet-hakkinda-her-sey/

Hipertansiyon organ hasarına neden olmadan belirti vermiyor

Diyabete Bağlı Organ Hasarları Nasıl Önlenebilir?

Hipertansiyonun kan damarları içindeki kan basıncının normalden fazla yükselmesi olarak tanımlandığını belirten Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Karahan Zor “Kalp, dokuların canlılığı için gerekli olan kanı vücuda pompalarken ritmik ve periyodik hareketler yapar. Bunlar kasılma ve gevşemelerdir. Kalp kasıldığı sırada kalp boşluğundaki kan atardamar sistemine doğru atılır.

Bunun arkasından gevşeme dönemi gelir, bu dönemde kalp tekrar kan ile dolar. Bu işlem periyodik olarak devam eder. Belirli bir anda kanın atardamar duvarlarına yaptığı basınca kan basıncı (tansiyon) diyoruz.Kalbimiz dokuların canlılığı için gerekli olan kanı vücuda kasılma ve gevşeme hareketleri yaparak gönderir.

Kalp kasıldığı sırada kalp boşluğundaki kan, atardamar sistemine doğru atılır.

Gevşeme hareketinde, kalp yeniden kanla dolar. Bu işlem periyodik olarak devam eder. Belirli bir anda kanın atardamar duvarlarına yaptığı basınç, tansiyon olarak adlandırılır.

Kasılma anındaki tansiyona büyük tansiyon, gevşeme anındaki tansiyona ise küçük tansiyon adı verilir. Bu basınç değerleri, gün içindeki hareketlerimize ve duygularımıza göre değişir; değerler bazen alçalır bazen yükselir.

Basıncın sürekli olarak yüksek olması yani hipertansiyon bir hastalıktır ve tedavi edilmesi gerekir” dedi.

Tedavi edilmeyen hipertansiyonun en önemli sonucunun kalp ve damar hastalıkları olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Karahan Zor “Kan basıncı yeterince kontrol altına alınamadığında ortaya çıkan diğer önemli sonuçlar ise beyin kanaması ve felç, kalp yetersizliği ve kalp krizi, böbrek yetersizliği, görme kaybıdır.

Kan basıncı kontrol edilemediği takdirde, yüzde 51 oranında kalp yetersizliğine, yüzde 33 oranında inmeye ve yüzde 21 oranında da kalp damar hastalıklarına bağlı ölümlere yol açar.

Yüksek tansiyon tedavisinin kalp-damar ve böbrek ilişkili yan etkileri azaltma açsından yararlı olduğu ve inme ve kalp hastalığına bağlı ölüm oranlarını azalttığını gösteriyor” şeklinde konuştu.

Tüm dünyada yaklaşık 1 milyar kişinin hipertansiyondan etkilendiğinin düşünüldüğünü belirten Dr.

Ayşegül Karahan Zor “Ülkemizde yapılan TEKHARF çalışması ve Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği çalışmasına göre ülkemizde yetişkin olarak kabul edilen 18 yaş üzeri popülasyonda görülme sıklığı yüzde 31.8 olup her üç kişiden biri (erkeklerin yüzde 27.

5’inde, kadınların yüzde 36.1’inde) yani yaklaşık olarak 15 milyon kişi hipertansiyon hastası. Daha da önemlisi, her 3 kişiden 2’si hipertansiyon hastası olduğunun farkında değil.

Erken yaşta görülen hipertansiyon hayati teh yaratabilir

Çünkü hipertansiyon öyle bir hastalık ki, organ hasarına neden olmadan önce hiçbir belirti vermiyor” dedi. Hipertansiyonu teşhis etmenin tek yönteminin düzenli olarak tansiyon ölçtürmek olduğunu söyleyen Dr.

Ayşegül Karahan Zor, ideal tansiyonun 120/80 mmHg ve altındaki değerler olduğunu ve 140/90 mmHg’nın üzerindeki değerlerin hipertansiyon olarak değerlendirildiğini ve bu hastalara etkili beslenmeye yönelik değişiklikler, azalmış tuz alımı, kilo kaybı, ölçülü alkol alımı ve artmış sebze ve meyve tüketiminden oluşan yaşam tarzı değişiklikleri ve daha sık tansiyon takibinin  önerildiğini ifade etti.Hipertansiyon tedavisinde hedef,  kan basıncının normal değerlere çekilmesi ve kan basıncı yüksekliğine bağlı organ hasarlarının azaltılması.

Dr. Ayşegül Karahan Zor, hipertansiyona eşlik eden başka hastalıkların olup olmamasına, kardiyovasküler risk durumuna ve hipertansiyonun yol açtığı hedef organ hasarlarının meydana gelip gelmemesine bağlı olarak değiştiğini söylüyor. Dr.

Zor, “Hastanın hiçbir kardiyak risk faktörü yoksa, yani diyabeti, yüksek kolesterolü yoksa,  sigara içmiyorsa ve biz bu hastaların tansiyonlarını hafif orta düzeyde yüksek bulduysak bu hastaya ilk etapta yaşam tarzı değişikliklerini öneriyoruz.

Bu öneriyi hipertansif hastalarda ilaç tedavisine başlamadan önce başlangıç tedavisi olarak veya ilaç tedavisi alanlarda tedaviye ek olarak yapıyoruz.

Önerilerimiz arasında hastalarımızdan öncelikle tuz kısıtlaması yapmasını istiyoruz. Fazla kiloluysa zayıflamasını, düzenli egzersiz yapmasını öneriyoruz. Haftada en az 3 kere olmak üzere 30 dakikalık yürüyüşler yapılması gerekiyor. Hastalarımızın, diyetlerine çok dikkat etmelerini öneriyoruz.

Çünkü meyve ve sebzeden ağırlıklı olarak beslendiklerinde, balık tüketimini artırdıklarında, zeytinyağlı yiyecekler ağırlıklı beslendiklerinde (günde 8-10 porsiyon sebze ve meyve, 2-3 porsiyon düşük yağ içerikli besinler ve süt ürünleri, yağ ve kolesterol alımının azaltılması)  tansiyonları düşüyor” açıklamasında bulundu.

– Hipertansiyon tedavisi ömür boyu sürer. Bu nedenle ilaçların sürekli olarak kullanılması gerekir. İlaca bağlı bir yan etki geliştiğinde doktora danışarak değiştirilmesi veya bırakılması gerekir.

Hipertansiyonun nedeni bilinmiyor

Hipertansiyon vakalarının yaklaşık yüzde 90-95’inde herhangi bir neden bulunmadığını, ancak şişmanlık, sigara, kötü beslenme, ailesel yatkınlık gibi risk faktörlerinden söz edilebildiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Karahan Zor “Bu grup hipertansiyona birincil (primer) hipertansiyon deniyor.

Hipertansiyon vakalarının yüzde 5-10’u ise bir başka hastalığa bağlı olarak ‘ikincil’ olarak gelişiyor.

Bu hastalıklar; böbrek, endokrin ve doğum kontrol hapları, amfetamin türevi ilaçlar, fazla dozda alınan tiroid hormonları, romatizma tedavisinde kullanılan antienflammatuar ve ağrı kesici ilaçlar, soğuk algınlığı ilaçları, iştah kesiciler ve bazı antidepresanlar kan basıncının yükselmesine neden oluyorlar. Bu ilaçların bırakılması ile kan basıncı normale dönüyor.

Sigaranın hipertansiyon üzerinde kısa ve uzun etkileri bulunuyor. Kısa süreli etkileri doğrudan doğruya damarları büzücü etkisiyle ortaya çıkıyor. İçilen her sigara 15 dakika kadar tansiyonu yükseltiyor. Bir diğeri içildiğinde tekrar yükseliyor ve asla normal değerine dönmüyor. Ve gün boyu peş peşe içilen sigaranın zaman içinde aşırı yükselmelere yol açtığı biliniyor” dedi.

Hipertansiyon tedavi edilebilir

Dr. Zor sözlerini şöyle sürdürdü: “Hastanın hiçbir kardiyak risk faktörü yoksa, yani diyabeti, yüksek kolesterolü yoksa, sigara içmiyorsa ve biz bu hastaların tansiyonlarını hafif orta düzeyde yüksek bulduysak bu hastaya ilk etapta yaşam tarzı değişikliklerini öneriyoruz.

Yaşam şekli değişikliğinin kan basıncını ve böylece hipertansiyonu kontrol ettiğine dair oldukça etkili kanıtlar yayınlandı. Bu öneriyi hipertansif hastalarda ilaç tedavisine başlamadan önce başlangıç tedavisi olarak veya ilaç tedavisi alanlarda tedaviye ek olarak yapıyoruz. Önerilerimiz arasında hastalarımızdan öncelikle tuz kısıtlaması yapmasını istiyoruz. (Günde 6 gr.

altı olarak öneriliyor) Fazla kiloluysa zayıflamasını ve düzenli egzersiz yapmasını öneriyoruz. Haftada en az 3 kere olmak üzere 30 dakikalık yürüyüşler yapılması gerekiyor. Hastalarımızın, diyetlerine çok dikkat etmelerini öneriyoruz.

Çünkü meyve ve sebzeden ağırlıklı olarak beslendiklerinde, balık tüketimini artırdıklarında, zeytinyağlı yiyecekler ağırlıklı beslendiklerinde (günde 8-10 porsiyon sebze ve meyve, 2-3 porsiyon düşük yağ içerikli besinler ve süt ürünleri, yağ ve kolesterol alımının azaltılması) tansiyonları düşüyor.”

Hipertansiyon çocukları da tehdit ediyor

Çocukluk döneminde esansiyel hipertansiyonun nadir görülmekle birlikte günümüzde çocuklarda daha sık görülen bir hastalık haline geldiğine dikkat çeken Dr.

Ayşegül Zor Karahan, “Eskiden çocuklarda hipertansiyon gördüğümüz zaman bunun genelde bir başka hastalık nedeniyle ortaya çıktığını düşünürdük ki bunların arasında böbrek fonksiyon bozuklukları, aort koarktasyonu olarak bilinen aort damarının hastalığı ve çocuklardaki birtakım hormonal hastalıklar sayılabilir.

Ancak çocukluk ve çocukluk çağında da artık esansiyel hipertansif hastaları görüyoruz. Çocuklarda da erişkinlerde olduğu gibi obezite, insulin direnci, kan yağları, hareketsizlik ve kan basıncı arasında direkt bir ilişki olduğu gösteriliyor.

Hipertansiyon vücutta uzun vadeli ve ağır hasara neden olabilir

Çocuklarda da erişkinlerde olduğu gibi obezite, insülin direnci, kan yağları ve kan basıncı arasında direkt bir ilişki olduğu gösterilmiştir.

Çocuklukta kazanılan aşırı kilolar genç erişkinde kardiovasküler riskin önemli bir belirleyicisidir Çocuklarda da erişkinlerde olduğu gibi obezite, insülin direnci, kan yağları ve kan basıncı arasında direkt bir ilişki olduğu gösterilmiştir.

Çocuklukta kazanılan aşırı kilolar genç erişkinde kardiovasküler riskin önemli bir belirleyicisidirHipertansif çocuk obez ise zayıflatılmalı ve erişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da tuz ve kalori kısıtlaması yapılmalı” açıklamasında bulundu.

Hipertansiyonda doğru bilinen yanlışlar

Yanlış:“Ben yaşlıyım bu yüzden tansiyonumun 14/90 mmHg’nın üzerinde olması normaldir”.

Doğru: Hayır, kronik böbrek yetersizliği ve diyabeti olanlar dışında herkesin tansiyon hedefleri 140/ 90 mmHg ‘nın altı olmalıdır.

Yanlış:“Tansiyon ilaçları böbreğimi çürütüyor”.

Doğru: Tam tersine tansiyon ilacı kullanılmazsa böbrekler hasarlanıyor. Böbrek yetersizliğinin en önemli nedenlerinden biri hipertansiyondur.

Yanlış:“İlaçlar bağımlılık yapıyor ve bir süre sonra etkisi olmuyor. O yüzden uzun süre ilaç kullanmamak lazım”

Doğru: Hipertansiyon ilaçları bağımlılık yapmaz, sürekli olarak kullanılmalıdır.

Yanlış:“Ben ilacımı bıraktım ve tansiyonum normal gidiyor. Artık ilaç almama gerek yok”

Doğru: Çünkü tansiyona bağlı birçok değişiklik uzun süreli ilaç kullanımı ile geriye dönüyor.

Ve damarsal değişiklikler meydana gelmeden ilaç başlanan hastalarda ilaç bırakılınca ilk başta bazı hastalarda gerçekten tansiyon yükselmiyor. Ama üç dört ay sonra yeniden yükselmeye başlıyor.

Fakat bulgu vermediği için hasta yıllar sonra çok yüksek tansiyonla ve komplikasyonları çıkmış halde geliyor. O yüzden tansiyon geçen bir hastalık değildir.

Источник: https://www.medikalakademi.com.tr/hipertansiyon-organ-hasarina-neden-olmadan-belirti-vermiyor/

Diyabet Birçok Hastalığı Tetikleyebilir

Diyabete Bağlı Organ Hasarları Nasıl Önlenebilir?

Diyabet yani şeker hastalığı, günümüzde hızla artış göstererek, beraberinde başka hastalıkları da tetikleyebiliyor. Diyabet özellikle meme, kolon, pankreas, karaciğer ve rahim kanseri riskinin artmasına sebep oluyor.

Yapılan araştırmalara göre kanser, diyabet hastalarında 2 kat daha fazla görülüyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Rafet Yiğitbaşı diyabet hastalığı ve önemi hakkında bilgiler veriyor.

DİYABET VE KANSER İLİŞKİSİ

Diyabet; günümüzde giderek artan kronik bir hastalıktır. Diyabet hastalığındaki bu hızlı artış pek çok komplikasyona neden olduğu gibi, beraberinde başka hastalıkları da tetikleyebiliyor.

Özellikle diyabet hastalığı ile kanser arasındaki ilişki uzun zamandan beri tıp dünyasının ilgisini çeken bir konu. Nedenleri hakkında pek çok çalışma yapılıyor.

Yapılan araştırmalarda diyabet hastalarında kansere yakalanma riskinin, diyabet hastası olmayan kişilere oranla daha fazla olduğu görülmüştür.

KANSER RİSKİ DAHA YÜKSEK

Diyabet hastalarında kanser görülme sıklığında artış olduğu bilinmektedir. Diyabet hastalığı; özellikle meme ve kolon kanseri riskini artırırken, var olan kanserlerin iyileşme seyrini de olumsuz yönde etkiliyor.

Ayrıca karaciğer, pankreas ve rahim kanserlerinde de bu risk artışı, diyabet hastası olan kişilerde yaklaşık 2 kat kadar fazladır. Araştırma sonuçlarına göre kontrol grubundaki bireylere diyabet tanısı konulmadığı dikkate alınırsa, kanser riskinin daha yüksek olduğu tahmin edilebilir.

Bilinen diyabeti olan hastalarda ise, kansere bağlı ölüm riskinin yüzde 40’dan daha fazla olduğu görülmüştür.

EN SIK RASTLANAN KARACİĞER VE PANKREAS KANSERİ

Diyabet hastalarında en sık rastlanılan kanser tipi, karaciğer kanseridir. Diyabetli hastalarda karaciğer yağlanması sık olarak görülür ve böylece karaciğer kanserine eğilim artar. Çünkü karaciğer yağlanması hastalığın bir sürecidir. İlerlediğinde önce hepatit yani karaciğerin kronik iltihabı, sonrasında da siroz ile sonuçlanabilir. Sirozda karaciğer kanseri görülme ihtimali yüksektir.

Pankreas kanseri diyabet hastalarında sık rastlanılan diğer bir kanser türüdür. Risk grubuna girmeyen bir hastada yeni konulan diyabet tanısı, yüzde 15 olguda gizli bir pankreas kanserinin habercisi olabilmektedir. Ayrıca pankreasın nadir tümörlerinden olan glukagonoma, yüksek kan şekeri düzeylerine (diyabet) neden olan bir endokrin doku tümörüdür.

PROSTAT KANSERİ GÖRÜLME RİSKİ DAHA AZ

Prostat kanserindeki durum ise karaciğer kanserinin tam tersi yönündedir. Diyabetli olan hastalarda prostat kanseri görülme riski normale göre daha az saptanmıştır.

Prostat kanserinin gelişimi testosteron hormonuna bağlıdır. Diyabet hastalarındaki erkeklik hormonunda düşüklük olması prostat kanserine yakalanma riskini azaltmaktadır.

Ayrıca diyabet hastalarının kullandığı ilaçlar da bu duruma katkıda bulunuyor.

İNSÜLİN DÜZEYİNİN YÜKSELMESİ KANSER OLUŞUMUNU BAŞLATABİLİR

Diyabet hastalarında kanserin daha fazla görülmesi ve risk faktörü oluşturmasının birçok sebebi vardır. Bunlardan biri, kan şekerinin kronik olarak yüksek seyrederek, kandaki insülin düzeyinin yükselmesidir.

Ve bu yükselme tüm dokularda kanser oluşumunu başlatabilir ya da ilerlemesine katkıda bulunabilir.

Belli bir doku ya da organa özgü olarak şeker metabolizmasında oluşan değişiklikler de kansere yatkınlığa sebep olmaktadır.

KİLO FAZLALIĞI VE OBEZİTE EN ÖNEMLİ NEDENLER ARASINDA

Diyabetli hastalarda metabolize edilemeyen glikoz fazlalığı depo edileceğinden, kilo fazlalığı ve obezite ortaya çıkmaktadır. Tıp literatürü de, obezite ile kanser gelişimi arasındaki ilişkiye dikkat çeken bilgilerle doludur.

Diyabetli hastalarda genellikle çok fazla tıbbi sorun bir arada olduğundan, bu sorunlara yoğunlaşılıp, kanser taramaları aksayabiliyor.

Ayrıca insülin direnci ve diyabet tedavisinde kullanılan yüksek doz insülinin  de kanser riski artışına katkıda bulunabileceği gözlenmiştir.

RUTİN KANSER TARAMALARI ÖZENLE YAPILMALI

Olası kanserlerin engellenmesi için insülin direncinin önlenmesi, bunun için kilo kontrolü, sağlıklı beslenme ve egzersize mutlaka önem verilmelidir. Bu durum diyabetin seyrini olumlu etkilemekle birlikte diyabete bağlı gelişen diğer organ hasarlarını da önler. Bununla birlikte, diyabetin tedavisinde kullanılan birtakım ilaçların kanser gelişim riskini azalttığı da görülmüştür.

Ayrıca tüm diyabet hastaları, uygun erken tanı yöntemleriyle yakından takip edilmeli ve kanseri olan hastaların diyabet tedavisi, mutlaka bu durum göz önüne alınarak tekrar düzenlenmelidir. İleri yaşlarda ortaya çıkan yeni diyabet durumunda ise, ilk 5 yıl içerisinde rutin kanser taramalarının daha özenle yapılması önerilir.

Источник: http://centralhospital.com/haberler/diyabet-bircok-hastaligi-tetikleyebilir/

Organlarınızı diyabetten korumanın yolları – Anadolu Sağlık Merkezi

Diyabete Bağlı Organ Hasarları Nasıl Önlenebilir?

okuyabilirsiniz.

Erişkin tipi diyabet (şeker hastalığı, Tip 2), artık günümüzde çağın en yaygın hastalıklarından biri olarak kabul ediliyor. Zaten rakamlar da bunun en açık göstergesi. Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de hasta oranı yüzde 13.7’ye kadar yükselmiş durumda. Dünyada ise halen 170 milyonun üzerinde diyabetlinin var olduğu tahmin ediliyor.

Diyabet tüm toplumlar için çok önemli, çünkü pek çok organ hasarını da beraberinde getiren bir sağlık sorunu. Ancak diyabet konusunda bilinçli hareket edip tedaviye uyum gösteren hastalar yaşam kaliteleri düşmeden hayatlarına devam edebiliyor.

14 Kasım Diyabet Günü’ne özel olarak paylaştığımız bu yazımızda, Anadolu Sağlık Merkezi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Dr. Erdem Türemen, Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürsel Ateş, İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Operatör Dr.

Davud Yasmin ile Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Usta Uslu’nun verdikleri bilgilerle diyabete karşı kendinizi daha güvende hissedeceksiniz…

KALBİNİZİN TADINI BOZMAYIN 

Diyabetlilerde kalp hastalığının görülme sıklığının, diyabeti olmayanlara göre 2-4 kat daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Diyabetlilerin kalp hastalıklarından korunmak için yandaş hastalıklar konusunda dikkatli olmaları önemli. Çünkü özellikle hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği diyabetliler için en tehli kalp sorunlarının başında geliyor.

Diyabetliler bu hastalıkları kontrol altına aldıklarında kalp hastalığı riskini diyabetik olmayanların risklerine indirebiliyorlar. Bu nedenle her diyabetlinin, tansiyon ve kolesterol ölçümlerini aksatmamaları, tedavilerini tıpkı koroner arter hastası gibi sürdürmeleri gerekiyor. Bir de tabii sigaradan uzak durulması şart.

Rakamlara göre, sigara içimi, kalp hastalıklarından ölüm riskini en az dört kat artırıyor. 

DİYABET, BÖBREKLERİNİZİN EN BÜYÜK DÜŞMANI 

Güncel rakamlar, kronik böbrek hastalığına neden olan hastalıklar içinde ilk sırada diyabeti gösteriyor. Günümüzde diyaliz tedavisi gören hastaların yüzde 30-40’ında böbrek yetmezliğinin nedeni diyabete bağlı böbrek hasarı.

Uygun ilaç tedavisi, diyet ve egzersiz programı, kan şekeri düzeyi ile kan basıncı normal sınırlarda tutularak böbrekler diyabetin olumsuz etkilerinden korunabiliyor.

Ayrıca diyabet gelişimi riskine sahip kişilerin (kilo fazlalığı olan, az hareket eden, ailesinde diyabet bulunan gibi) yılda bir kez kan şekeri ölçümü yaptırmaları, diyabetin erken dönemde saptanmasını ve etkin olarak tedavisinin gecikmeden başlamasını sağlayabiliyor. 

DİYABETİN YÜKÜNÜ AYAKLAR ÇEKERSE… 

Vücudun tüm yükünü tek başına kaldıran ayaklar, diyabetlilerde hiçbir şekilde ihmale gelmiyor. Çünkü bu sorun, amputasyona (uzuv kaybı) kadar gidebiliyor.

Bu nedenle diyabetik ayak oluşmaması için ayak bakımına özenle yaklaşmak şart.  Amerikan Diyabet Birliği’nin verilerine göre diyabetik ayak, doğru bakım ve önlemlerle yüzde 50 oranında önlenebiliyor.

Diyabetliler için bakım ve önlem listesini şöyle sıralayabiliriz: 

  • Ayna yardımıyla her gün ayak parmak araları ve taban kontrol edilmelidir. 
  • Her gün ayaklar yıkanmalı ve yumuşak bir havlu ile kurulanmalıdır. Ayak yıkama suyunun ısısı ölçülmelidir. His kaybı olduğundan sıcaklık şiddetli yanıklara sebep olabilir. 
  • Ayak uzun süre sabun gibi kimyasala maruz bırakılmamalıdır. Bu durum çatlamaya yol açarak enfeksiyon riskini artırır.
  • Banyodan sonra kuru ciltlerde krem kullanılabilir ancak parmak aralarına krem sürülmemelidir.
  • Pedikür diyabetik hastalarda çok riskli olduğundan yapılmamalıdır. Pedikür yapılacaksa da, mutlaka deneyimli bir elde ve hastanın kendi malzemeleriyle yapılmalıdır. 
  • Tırnak batığına yol açmamak için tırnaklar küt bir şekilde kesilmeli, kenar uçları törpü ile düzeltilmelidir. Tırnak batık problemi varsa da kesme işlemini profesyonel bir kişinin yapması gerekir. 
  • Evde dahi mutlaka pamuklu çorap giyilmelidir; çorabın çok sıkı olmaması, dikişsiz olması gerekir.  Dikişler zamanla kronik temasla ayakta yaraya yol açabilir.
  • Ayakkabıyı giymeden önce içi kontrol edilmeli; ufak bir cisim veya tabanın kalkması deriye hasar verebilir. Ayakkabıların içi ılık bir bezle temizlenmeli ve mutlaka kurutulmalıdır.

DİYABET GÖZÜNÜZÜ KARARTMASIN! 

Diyabetin hasar verdiği organlardan biri de gözlerimiz. İyi kontrol edilemeyen diyabet, gözle ilgili bazı sorunları da beraberinde getirebiliyor.

Örneğin, katarakt oluşumuna sebep olmak veya hızlandırmak, göz içi basınç artışı, lenste değişikliklere sebep vererek kırma kusurlarında değişiklikler/dalgalanmalar,  makülada (retinadaki görme merkezi) ödem yaratarak görme kaybı, retinada yaygın hasar yaparak göz içi kanamaları/bant oluşumu ve hatta retina dekolmanı (ayrışması) gibi çok geniş bir yelpazeden bahsedebiliriz. Bunların azımsanmayacak bir kısmı geri dönüşü olmayan kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Bu noktada altın kural, hasar görmeden önce göz sağlığını denetim altına almak ve düzenli olarak taramalara gitmek olmalıdır. Bunu; erken tanı, iyi regülasyon, düzenli kontrol ile özetleyebiliriz.

366 milyon

Dünya üzerinde halen 170 milyonun üzerinde diyabetlinin var olduğu tahmin ediliyor. Ancak, yanlış ve aşırı beslenme ile gündelik hayatta hareketsizlik gibi kolaylaştırıcı etkenlerden dolayı sürekli artmakta olan obezite (şişmanlık) nedeniyle bu rakamın 2030 yılında 366 milyona ulaşacağı öngörülüyor. 

Böbrek sağlığınız için tüketin! 

Lahana, karnabahar, kırmızıbiber, sarımsak, soğan, elma, kızılcık, yaban mersini, ahududu, çilek, kiraz, kara üzüm, yumurta beyazı, balık, zeytinyağı. 

DİYABET MUTFAĞININ KARA LİSTESİ 

Diyabetliler özellikle bu gıdalardan uzak durmalıdır: KızartmalarHamur işleri

Yağlı çerezler (özellikle ay çekirdeği, fındık ve yer fıstığı gibi)

EGZERSİZLE DİYABETE SAVAŞ AÇIN! 

  • Egzersize yavaş ve düşük hızda başlayıp giderek tempoyu artırın. Kendinizi aşırı zorlamayın. 
  • Yanınızda her zaman diyabetli olduğunuzu belirten bir yazı ya da bileklik taşıyın. 
  • Haftada 3-5 defa yürüyüş yapın. 
  • Diyabetik ayak probleminiz varsa yüzme ve bisiklet gibi ayağa daha az yük bindiren sporları tercih edin.
  • Spor ayakkabınızı ve spor kıyafetlerinizi her an görebileceğiniz yerlerde tutun. Böylece egzersiz her an aklınızda olacaktır. 
  • Egzersiz süresince yanınızda glukoz kaynağı besinler bulundurun. 
  • Geç vakitlerde egzersizden kaçının, tek başınıza egzersiz yapmayın. 
  • Adımsayar kullanın ve 10000 adımı hedefleyin. 
  • Yeterli miktarda su için. 
  • Egzersiz öncesi ve sonrası kan şekerinizi ölçün.

Источник: https://www.anadolusaglik.org/blog/organlarinizi-diyabetten-korumanin-yollari

Organ Nakli Nedir ? Nasıl Yapılır ? Kimler Organ Bağışı Yapabilir?

Diyabete Bağlı Organ Hasarları Nasıl Önlenebilir?

Ölümünüzden sonra organlarınızın başka bir insan için kullanılmasına izin vermenizdir. Görmeyen bir insanın görmesini ya da hayatını diyaliz cihazına bağlı olarak sürdüren bir böbrek hastasının hayata dönmesini sağlar.

HANGİ ORGANLAR BAĞIŞLANABİLİR ?

Sağlıklı her organ bağışlanabilir. Ülkemizde: kalp, akciğer, böbrek, karaciğer ve pankreas gibi organlar; kalp kapağı, gözün kornea tabakası , kas ve kemik iliği gibi dokular başarıyla nakledilebilmektedirler. Bir kişi organlarını bağışlayarak bir çok insana yaşama şansı verebilir.

ORGAN BAĞIŞI NASIL NEREYE YAPILIR ?

Sağlık Müdürlüklerinde,Hastanelerde,Emniyet Müdürlüklerinde (Ehliyet Alımı Sırasında),Organ Nakli Yapan Merkezlerde,

Organ nakli ile ilgilenen Vakıf, Dernek vs. kuruluşlarda organ bağışı işlemi yapılabilir.

Organ bağışında bulunabilmek için; organ bağışı kartını iki tanık huzurunda doldurup imzalamak yeterlidir.

Organ bağışı yapanların, bu durumdan ailelerini de haberdar etmeleri daha sonra çıkabilecek problemleri önlemek açısından yararlı olacaktır.

Organ bağışında bulunan kişilerin organ bağış kartını daima yanında taşıması organ bağışı işleminin karışıklık ve gecikme olmaksızın yerine getirilmesini sağlayacaktır.

Kişi organ bağışından vazgeçtiği anda organ bağış kartını taşımaktan vazgeçmeli ve bu kararını ailesine bildirmelidir.

ORGAN BAĞIŞINI KİMLER YAPABİLİR ?

1979 tarih ve 2238 sayılı yasa gereği organ bağışı yapılabilmesi için 18 yaşını doldurmuş olmak ve bu dileğinizi iki tanık huzurunda sözlü olarak yapmanız, ayrıca bunun bir hekim tarafından tasdik edilmesi yeterli olacaktır.

Bunun için en yakın sağlık kuruluşuna başvurarak “Doku ve Organ Bağış Belge”nizi alabilirsiniz.

İllerde bağış yapabileceğiniz merkezler Devlet Hastaneleri olarak belirlenmiş olup bulunduğunuz ilde hangi hastanelerin kayıt kabulü yaptığını öğrenmek için buraya tıklayınız.

ORGAN ALIMI NASIL GERÇEKLEŞTİRİLİR ?

Organlarınızın alınması işlemi, konunun uzmanı doktorların bulunduğu Sağlık Bakanlığı ve Üniversite Organ Nakil Merkezlerinde gerçekleştirilir. Organ bağışında bulunduğunuz taktirde organ bekleyen hastalara yaşama şansı verebilmeniz için “Bağış Belgenizi” bir kimlik gibi sürekli yanınızda bulundurmanız ve bu konuyla ilgili olarak yakın akrabalarınıza bilgi vermeniz gerekmektedir.

Organ Bağışınızdan Kötü Niyetle Faydalanılabilir mi?

Malum: Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun (Resmi Gazete, 3 Haziran 1979, Sayı 16655):

Madde 11: Bu kanunun uygulanması ile ilgili olarak tıbbi ölüm hali, bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulanmak suretiyle, biri Kardiolog, biri Nörolog, biri Nöroşirürjiyen ve biri de Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır.

Madde 12- Alıcının müdavi hekimi ile organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması ve naklini gerçekleştirecek olan hekimlerin; ölüm halini saptayacak olan hekimler kurulunda yer almaları yasaktır.

Madde 13- Madde-11′ e göre ölüm halini saptayan hekimler; ölüm tarihini, saatini ve ölüm halinin nasıl saptandığını gösteren ve imzalarını taşıyan bir tutanak düzenleyip, organ ve dokunun alındığı sağlık kurumuna vermek zorundadırlar. Bu tutanak ve ekleri ilgili sağlık kurumunda on yıl süre ile saklanır.

Kısacası, organların alınmasına karan veren hekimlerin; organların kime verileceğini belirleme şansı yoktur. Ayrıca, organ bağışlayan kişinin organlarının kullanılması; ancak o kişiye tıbben yapılacak tüm tedaviler uygulandıktan sonra gündeme gelebilir.

Tabi, ülkemizde –organ bağışlamış ya da bağışlamamış farketmez– herhangi bir hastaya, ne dereceye kadar tıbbi müdahaleler yeterli kalmakta ayrı bir tartışma konusu, ama bir hekimin asıl görevi hastalarını tedavi etmektir. Hipokrat’ ın koyduğu esaslardan biri olan “önce zarar verme” (primum nil nocere) tüm hekimlerin ilk amacıdır.

Hekim bir hasta ile karşılaştığında ona zarar vermeden tedavi etmek üzere eğitilmiş ve yemin etmiştir. Yapılan tüm girişimlere rağmen, hasta hayatını kaybeder veya hayatını kaybetmiş olarak hekime ulaşırsa; organ alımı konusu o zaman gündeme gelebilir. Bu gibi durumlarda da, hekimleri zan altında bırakmamak için yasal düzenlemeler yapılmıştır.

Hastayı ilk değerlendiren ve tedavisini planlayan hekim veya hekimler ile organ naklini yapacak hekimlerden hiçbiri, hastada “beyin ölümü” gelişip gelişmediğini belirleyen grubun içinde olamaz. Dört farklı uzmandan oluşan hekim grubu, bu durumdaki hastayı değerlendirir; muayene ve diğer tetkikler ile objektif kararını verir.

“Hastada beyin ölümü mevcuttur” kararı rapor ile belirlendikten sonra bile, organların alınabilmesi çeşitli koşullara bağlıdır.

Eger bu konuda hala bir tereddüt içerisinde iseniz yalnızca ailenize ve sevdiklerinize organlarınız bağış konusunda vasiyet edin..Böylelikle bu korkunuzda ortadan kalkacak zaten ailenizin ölümünüzle organ bagislamaniz konusunda en ufak bir tereddütü kalmayacaktır.Herzaman son karar ailenizde bitecektir.

Beyin Ölümü Nedir?

Bir kişi, herhangi bir nedenle yaşamsal işlevlerini tam anlamıyla yitirdiğinde, buna “beyin ölümü” denir. Bu durumda kişi kendiliğinden soluk alıp veremez. Beyin işlevini geri dönülmez biçimde yitirmiştir. Tıp, bu durumu “ölüm durumu” olarak kabul eder.

Kalbi ise, yalnızca solunumu sürdürmeyi sağlayan cihazlara ve başka makinalara bağlı olduğu sürece çalışabilir. Beyin ölümü kararını, ancak dört kişiden oluşan bir uzman doktor ekibi karar verir. Bu uzman ekip: kardiyolog, anestezi ve reanimasyon uzmanı, nörolog ve nöroşirurjiyenden oluşur.

Sözkonusu ekip, fizik muayene ile ve o ülkede, o merkezde tıbbın en ileri olanakları içerisinde laboratuvar tetkikleri yaparak; beyin ölümü gerçekleşip, gerçekleşmediğine karar verir ve bunu bir belge ile resmileştirir.

Bu resmi belge hazırlanmadıkça, beyin ölümü kesinlik kazanmamış sayılır ve kişinin organları asla alınamaz. Dört kişilik ekipten hiçbiri, hastayı yatıran, durumunu takip eden doktorlardan değildir. Organ nakli yapan ekipteki bir doktor da, bu dört kişilik ekipte kesinlikle yer alamaz.

“Beyin Ölümü” kararını tıbbın olanakları ölçüsünde, yukarıda sayılan uzmanlar bağımsız olarak verir. Bu sayede, organ alıcı ve verici mekanizmaları izole edilerek, sistemin kötü niyetli işletimine izin verilmemektedir.

Organ Alımı Nasıl Gerçekleşir?

Organların alınması işlemi, konunun uzmanı doktorların bulunduğu Sağlık Bakanlığı, SSK ve Üniversite Hastanelerinin Organ Nakil Merkezlerinde gerçekleştirilir.

Organ bağışında bulunduğunuz takdirde, organ bekleyen hastalara yaşama şansı verebilmeniz için ”Bağış Belgenizi” bir kimlik gibi sürekli yanınızda bulundurmanız ve bu konuyla ilgili olarak, yakın akrabalarınıza bilgi vermeniz gerekmektedir.

Organ ve doku nakli için uygun tıbbi koşullar gereklidir. Bu koşullar gerçekleşmeden organlar nakledilemez; dolayısı ile alınmaz. Kalbi durmuş kadavraların organları, kalp durduktan çok kısa bir süre sonra (yarım saat, bir saat) çıkartılmış ya da özel tıbbi önlemler alınmış olmaz ise kullanılamaz hale gelir.

Bu durum hastanede yatan hastalar için bile güçlük yaratmakta olup; hastane dışındaki benzer durumlar, organın pratik olarak alınmasını imkansız hale getirmektedir.

Tüm uygun koşullar sağlanıp, organ alınmasına karar verildiğinde; bedene saygı prensibi ile, donörün ilgili organları, vücuda mümkün olduğunca hiç bir zarar verilmeksizin alınır.

Son evre organ hastaları için hayatta kalmanın tek yolu organ naklidir. Canlıdan organ nakli belirli organlar için uygulanabilen bir tekniktir ve her hastanın uygun vericisi bulunmamaktadır. Bu nedenle tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de yeterli sayıda organ yoktur.

Tüm koşulların organ nakli için uygun olduğu durumdaki hayatını kaybetmiş donörlerin; vücut fonksiyonları tamamen tıbbi destekle devam ettirilmeye çalışılır; ancak, bu durumu uzun süre dengede tutmak imkansızdır. Dolayısı ile kadavradan organ alınabilmesi için, zaman çok önemli bir faktör haline gelir.

Diğer yandan, hiç beklenmedik bir anda yakınını kaybettiğini öğrenen bir kişinin; kaybettiği yakınının organlarının bağışı için hızlı karar vermesi, doğal olarak son derece güçtür. İnsanlar, ancak hayatta iken organlarını bağışladığını belirten yakınları için hızlı şekilde karar verebilmektedir.

Ayrıca bu konuyu, kaybettiği yakını ile özel olarak konuşmamış, ancak kendisi organ bağışı yapmış kişiler; o zor ve acılı anda, kaybettiği yakınının organlarının kullanılması konusunda izin isteyen hekimin, neden böyle bir teklifte bulunduğunu idrak edebilir.

Bu sebeple “Organ Bağış Kartları”, “Organ Bağış Kampanyaları”, “Transplantasyon Haftaları” ve “Transplantasyon Oyunları” gibi çeşitli faaliyetler düzenlenerek; bir yakınımızı kaybettiğimiz anda, onun organları ile kurtulabilecek hayatların var olduğunu, daha önceden idrak etmemizi ve gerektiğinde bu kararı daha hızlı alabilmemizi sağlayıcı aktiviteler yayılmaya çalışılmaktadır.

Kimler Organ Bağışı Yapabilir?

1979 tarih ve 2238 sayılı yasa gereği, organ bağışı yapabilmeniz için 18 yaşını doldurmuş olmanız ve bu dileğinizi iki tanık huzurunda sözlü olarak zikretmeniz; ayrıca bağış için, bir sağlık kuruluşuna başvurarak, Doku ve Organ Bağış Belgesi alıp doldurmanız gerekmektedir.

“Organ bağış kartları”, kişilerin kendi düzenledikleri belgeler ve resmi kimlik kartlarındaki ilgili bölümlerle, kişilerin kendi kontrolleri altında niyetlerini belirttikleri belgelerdir.

Beyin ölümü gerçekleşmiş 18 yaşından küçüklerin organlarının kullanılabilmesi ebeveynlerinin izinyle mümkündür.

Hayatını kaybeden kişinin üzerinden organlarını bağışlamadığına dair bir belge çıkarsa, hiçbir şekilde organları alınamaz. Kişinin üzerinden herhangi bir belge çıkmazsa, yakınlarının beyanı esas alınır. Hayatta iken, yakınlarına yapmış olduğu sözlü vasiyete göre; yakınları organ bağışında bulunur ya da bulunmaz.

Bu durumda yakınlar olumsuz yanıt verirse, hiçbir şekilde organlar alınamaz. Ölen kişinin o andaki tıbbi durumu; önceden geçirdiği hastalık ya da ameliyatları, organ ve dokularının tamamı ya da bir kısmını nakledilemez hale getirmiş olabilir. Bu durumlarda, ilgili organ veya dokular kullanılamaz.

Duruma göre, bağış konusunda bir engel olmasa bile; bu nedenle organ ve dokular alınamayabilir.

Kişinin üzerinden organ bağışı yaptığına dair bir belge çıkarsa, ilgili organ veya dokuların alınması için yakınlarının iznine gerek duyulmaz. Ancak bu durumda bile, donörün yakınlarına ulaşılmaya ve izin alınmaya özen gösterilir.

Beyanda belirtilen dışında organ veya dokular, yakınları izin verse bile alınamaz.

Öldüğü zaman üzerinden organ bağışı ile ilgili hiçbir belge çıkmayan kişilerin o ana kadar yakınlarına ulaşılamadı ise ve beyin ölümü gelişen kişinin vücut fonksiyonlarını istenen düzeylerde tutmak imkansız ise; 2594 sayılı yasa, yakınlarının izni olmaksızın organ ve dokuların alınmasına izin vermektedir. Yasalarımıza göre ölünün vücut bütünlüğünü bozmayacak (kornea gibi) doku veya organların alınması için kimsenin iznine gerek yoktur. Ancak hekimlerimiz, organ nakline karşı duyulan ilgiyi kırmamak için mümkün olan her koşulda izni almaya gayret etmektedir.

Adli nedenlerle ölen kişilerin organları nakil için çıkartılırken yapılan ameliyattaki bulgular, adli rapora eklenir ve otopsi, bu ameliyattan sonra gerçekleştirilir. Adli işlemler organ nakli için yapılan işlemleri geciktiremez.

Источник: https://www.gramhaber.com/saglik/organ-nakli-nedir-nasil-yapilir-kimler-organ-bagisi-yapabilir.html

Поделиться:
Нет комментариев

    Bir cevap yazın

    Ваш e-mail не будет опубликован. Все поля обязательны для заполнения.