Tiroid Cerrahisi ve Tip 2 Diyabet Ameliyatları

içerik

Metabolik Cerrahi Tip 2 diyabet tedavisinde güçlü bir alternatif olabilir!

Tiroid Cerrahisi ve Tip 2 Diyabet Ameliyatları

Halen bu gruptaki cerrahi operasyonları dünyada yürüten sayılı isimlerden birisi olan Doç. Dr.

Alper Çelik, şu ana kadar 650’ye yakın başarılı operasyon yapmış durumda ve bu alanda dünyadaki önemli serilerden birisine sahip.

Yakın zaman içinde çalışmalarının sonuçlarını iki önemli uluslar arası dergide yayımlayacak olan Doç. Dr. Çelik, metabolik cerrahinin tip 2 diyabet tedavisinde önemli bir yöntem olduğunu belirtiyor.

Metabolik Cerrahi operasyonlarının geçmişi ve niteliği hakkında bilgi verebilir misiniz?

Doç. Dr. Çelik: Günümüzde klinik uygulamada metabolik cerrahi denince akla ilk tip2 diyabet tedavisi gelmektedir. Ancak bu yöntemin geçmişi 1970’li yıllara kadar gitmektedir.

Obezite cerrahisinde temel hedef kilo kontrolüdür ve özellikle kısıtlayıcı cerrahilerde metabolik sendromdaki düzelme kilo kaybıyla koreledir.

Başarı oranları da buna paraleldir; mide kelepçesinde yani bant ameliyatlarında fazla vücut ağırlığının %45-55’i verilmekte ve diyabetik remisyon oranları da %50’ler civarındadır.

Doç. Dr. Çelik: Ameliyatların teknik özelliklerini çok iyi yorumlamak lazım. Bizler bir gastrik sleeve veya fundektomi yanı sıra jejenum ve ileum arasında bir yer değiştirme işlemi yapmaktayız. Dikkat ediniz; “yer değiştirme”, yani bypass değil.

Örneğin, Duodenal Switch (DS) denilen bir ameliyat var. Aynen gastrik sleeve ve jejunal bypass yapılır. Yani ince barsakların yarıya yakını yiyecek girişine kapatılır. DS diyabet remisyonu anlamında çok efektif bir ameliyattır; %90’ın üzerinde 15 yıllık remisyon oranları bildirilmektedir.

Ancak, bu ameliyatın çok ciddi bir bedeli vardır. Yiyecek emilimini bozar.

Hastalar 3-5 ilacı bırakıp 3-5 yeni ilaca başlarlar. Her gün demir, vitamin,mineral ve kalsiyum takviyesi almaları gerekir. Ancak bizim yaptığımız ameliyatta ileum ve jejenum yer değiştirir. O yüzden ameliyata “interpozisyon” adı verilmiştir.

Yiyecek önce ileuma girer sonra jejnuma girer; bu nedenle ince bağırsak transitinin yaklaşık %90’ı halen devam etmektedir. Yaptığımız bu işlemle Duodenum ve proximal jejenumun 50 cm’lik kısmı devre dışı bırakılıyor. Yani, ortalama 7-7.

5 metre olan ince bağırsak uzunluğunun sadece 50 cm’lik kısmını devre dışı bırakıyoruz.

Örneğin Duodenal Switch operasyonlarında 3.5 metrelik bir kısmı devre dışı bırakılır.

Bizim yaptığımız ameliyattan sonra birinci yılını tamamlayan hastaların %94’ü hiçbir şey kullanmazlar, sadece %6 sı demir takviyesi kullanır ki bu zaten ameliyattan önce verilen orana yakındır.

İşin temel felsefesi ileum kaynaklı iştah kesici ve insülin duyarlılığını artırıcı özellikle GLP-1, Oxintomodülin, P-YY gibi hormonların aktive edilmesidir.

Metabolik cerrahinin konsepti nasıl oluştu? Obezite cerrahisinin tesadüfî sonuçları bu gelişimde etkili oldu mu?

Doç. Dr. Çelik: Bu gelişmeye hem obezite cerrahisi ve hem de farmasötik endüstri ön ayak olmuştur. İleal interpozisyon yani ileum kaynaklı peptidlerin bu işi çözeceği ifadesi 1990’lı yıllara dayanıyor.

İlk hayvan deneyleri 1995’li yıllarda Brezilya’da yapılıyor ve bunu 1999 yılında insan ameliyatı takip ediyor.

Şimdi farmasötik endüstri demişken basında pek çok yerde  “Diyabet ilacı obezlere de umut oldu” gibi haberler görüyoruz.

Herkese umut olan nedir biliyor musunuz? GLP-1’dir. İyi de biz kendi vücudumuzdaki GLP-1’i kullanmak varken neden dışarıdan ithal edelim? Zaten cerrahinin başarısı tek başına GLP1’den kaynaklanmıyor ki. Birincisi kalorik restriksiyon sağlamanız gerekiyor.

Artı, GİP’i devre dışı bırakmanız, P-YY Oxintomodülin, Proopiyo- melanakortin gibi hormonları artırmalısınız ki bir başarı ortaya çıksın. GLP-1’in tek başına sağladığı başarı %20’dir.

GLP-1 analoglarının kullanıldığı kombinasyon tedavilerinde dahi hastaların %50’den azında klinik hedefleri yakalamak mümkündür.

Zaten tip 2 diyabette cerrahi tedavinin ortaya çıkışının temel nedeni medikal tedavinin başarısız olmasıdır. STENO-2 çalışması da bizim tip 2 diyabette medikal tedaviyle; diyet egzersiz, yaşam tarzı değişikliği, ilaçla, insülinle klinik hedeflere ulaştığımız hasta oranının %15 civarında olduğunu göstermektedir. Cerrahi tedavide bu oran %90-92 aralığındadır.

Bu mevcut hastaların sadece bir kısmına uygulanabilir bir tedavi mi? Bu tedaviden yararlanabilecek hasta oranı nedir?

Doç. Dr. Çelik: Tip 2 diyabet tanısı aldığınız gün insülin depolarınızın yarısını kaybetmişsiniz demektir.

O anda makro-vasküler hasar süreci prosesin %20-25’lik kısmını tamamlamıştır ve mikro-vasküler hastalık prosesi ise %15-20’lik bir kısmını tamamlamış durumdadır.

Aradan yıllar geçtikten endojen rezervlerinizin %90’nını kaybettikten; mikro ve makro-vasküler hastalık süreci %90’na ulaştıktan sonra ameliyat olmaya karar veriyorsunuz.

Operasyonu böyle bir durumda yaptığımızda yada, değerler daha iyi bir durumdayken yaptığımızda nasıl bir sonuç oluşuyor?

Doç. Dr. Çelik: Biz bu ameliyatı grafikteki A noktasında yaptığımızda yaklaşık %90nın üzerinde bir remisyon sağlıyoruz. Bunun %65-70’i komplet remisyon ve yaklaşık %20-22’lik kısmı da parsiyel remisyon.

Mikrovasküler hasarda örneğin retinopatide; Grade 2’de yaklaşık %50, Grade 3’te %25’lik bir remisyon sağlıyoruz, grade 4 zaten körlük demek, düzelmeyecektir.

Nefropati’de hastalık progresyonu ile birlikte GFR önce artar (hiperfiltrasyon), ki bu dönemde böbrek fonksiyon testleri normaldir.

Sonrasında GFR düşer ve böbrek fonksiyon testleri yükselmeye başlar. GFR’nin normal aralığı 70-110 ml/kg/dk. Eğer hastanın GFR’si 50-70 aralığına düşmüşse bu ameliyattan sonra normale döner. Ameliyattan sonra, 35-50 arasındaysa stabilize olur ve 35’in altı düzelmez.

Bizler ameliyat ettiğimiz her hastaya ameliyattan önce ameliyattan altı ay ve bir yıl sonra EMG yapıyoruz. Radikülopati, sudomotor disfonksiyon, mononöropati değerlendirmesi gibi detaylı bir inceleme yapıyoruz. Sonuçlarımız nöropatinin  gerileyebildiğini göstermekte. Bu diğer hiçbir tedavi seçeneğinin başaramadığı bir sonuçtur.

Bu sonuçları da yakında hak ettiği yerlerde yayınlayacağız.

Doç. Dr. Çelik: Tek bir operasyonla hipertansiyonda %95,  dislipidemide %94, uyku apnesinde ise tama yakın remisyon sağlıyoruz. Yine kişiden kişiye değişmekle birlikte genelde hastalar 1-1.

5 yıl sonra fazla vücut ağırlıklarının %70ini vermiş oluyorlar ve ne kadar fazla kiloları varsa o kadarını kaybetmekteler. Diyabetin kardiyovasküler sistem üzerinde yarattığı hasar da çok büyük oranda azalıyor.

Çünkü hastalar hem kilo fazlalarından hem de ekstraselüler sıvı yükünden kurtulmaktalar.

Sadece cerrahi yöntemlerle elde edilen kilo kaybının uzun dönemde ciddi bir sağ kalım avantajı yarattığını biliyoruz. Diyet, egzersiz, yaşam tarzı değişikliği gibi uygulamalar ile 2 yıllık efektif kilo kontrolü sağlama olasılığınız %3’tür. Zaten 2 yıldan fazla diyet yapabilen kişileri haber konusu yapıyorlar.

Ancak, bizim ne kendi gruplarımız için ne de yurtdışındakiler için “metabolik cerrahi kardiyovasküler mortaliteyi azaltır” ifadesini kullanmamız mümkün değil çünkü elimizde kontrollü bir çalışma yok. Sadece SOS çalışması obezite ameliyatı yapılan hastalarda bu avantajı gösterdi.

Bununla beraber metabolik hedefler açısından elimizde sonuçlar var ve bu kesin.

Bununla beraber dikkatli olunması gerekir. Özellikle mikrovasküler hasarda (örneğin,  retinopati ve nöropatide) hangi yöntemi kullanırsanız kullanın akut normalizasyon bazen iyi olmayabilir.İntensif tedavi uyguladığınız zaman tip 2 diyabette akut hipoglismiye bağlı mortaliteyi artırabiliyorsunuz. İşte cerrahinin en büyük avantajlarından birisi de budur; cerrahiden sonra akut hipoglisemi çok nadirdir. Obezite ameliyatı yapılan non-diyabetik bireylerde hipoglisemi ve hatta Nesidioblastosis (insülinoma) görülebilir. Ama metabolik cerrahide zaten tanı anında endojen rezervlerinin %50’si tükenmiş olduğundan bu hastalar hipoglisemiye girmezler. Cerrahi ile gün içindeki glisemik varyabiliteyi azaltırsınız yani disglisemiyi azaltırsınız; bu nedenle mikrovasküler hasar da azalmaktadır.

Bu alanda yayımlanmış kaç bilimsel çalışma bulunuyor ve ne tür sonuçlar söz konusu?

Doç. Dr. Çelik:  Bu alanda 10-13 civarında çalışma yayınlandı. Metabolik cerrahi ilk ortaya çıktığında ulusal konseyler en ağır dirençli diyabet hastalarına uygulatmış. Özellikle Brezilya’da böyle yapılmış ama buna rağmen başarı %90’larda. En ağır mikrovasküler hasar olan hastalarda dahi yapıldığı zaman %90’a yakın bir remisyon elde edebiliyorsunuz.

Biz şunu iddia etmiyoruz; ilaç tedavisi ‘tu-kaka, cerrahi mükemmel’ demiyoruz biz sadece entegrasyon istiyoruz.

Bizim cerrahiden sonra oral diyabetik kullanmak zorunda kalan hastalarımız yok mu? Var elbette, insüline devam eden hastalarımız da var ama cerrahiden başka tek başına metabolik sendromun bütün bileşenlerine karşı %90’ın üzerinde başarı sağlayan bir tedavi yöntemi de yok.

Ayrıca NICE Kılavuzu ve NIH diyor ki bir tip 2 diyabet hastasının vücut kitle endeksi 35’in üzerindeyse ve metabolik sendrom bileşenleri varsa, ameliyat olmalıdır diyor.

Uluslararası diyabet federasyonu (IDF) vücut kitle endeksi 30-35 aralığında olan ve uygun tedaviye rağmen klinik tedavi hedeflerini yakalayamayan bireylere cerrahi öneriyor. Bizim ülkemizde ise sadece 40’ın üstü için öneriliyor.

Bizler uluslararası kılavuzların sevdiğimiz yerlerini alıp sevmediğimiz yerlerini görmezden geliyoruz. Bundan vazgeçmeliyiz. Bilim de bunu gerektirir.

Источник: //www.medikalakademi.com.tr/metabolik-cerrahi-tip-2-diyabet-tedavisinde-guclu-alternatif-alper-celik/

Şeker hastalığı ameliyatı neden maliyetli bir tedavidir?

Tiroid Cerrahisi ve Tip 2 Diyabet Ameliyatları

Kişinin kanındaki glikoz miktarının artması vücüdun bunu kontrol edememesi kısaca şeker hastalığı olarak tanımlanmaktadır. İnsan vücudunda midenin arkasında bulunan pankreas vücutta dolaşan kanın içinde şekeri dengeleyen insülin adlı hormonu salgılamaktadır.

Vücuttaki tüm hücrelerin enerjisini karşılayan şekerin kanda yeterli miktardan daha fazla ya da az olması temel metabolizmanın işleyişini bozmakta ve pek çok organa zarar vermektedir. İşte pankreas yeterince insülin salgılamazsa kandaki glikoz da hiçbir hücreye giremez ve kanda birikir.

Kanda gereğinden fazla bulunan şeker tıpkı bir zehir gibi tüm vücuda zarar vermekte ve şeker hastalığı ortaya çıkmaktadır. Genetik özellikler ve çevresel faktörlerden dolayı ortaya çıkan bu şeker hastalığı pek çok farklı hastalığa da zemin hazırlamaktadır.

Şeker hastalığının başlangıç aşamalarında hafif ya da orta şiddette iken fark edilmemesi, tedavi edilmemesi durumunda Tip2 Diyabet adı verilen ileri derece şeker hastalığı ortaya çıkmaktadır ve bu tür vakalarda ameliyat tedavisi eğer klasik tedavi işe yaramıyorsa zorunlu olmaktadır.

Ücreti ve uygulama aşamaları hastadan hastaya değişiklik gösteren Şeker Hastalığı Ameliyatı, ne yazık ki günümüz şartlarında maliyetli bir rahatsızlıktır ve ücretin tamamı ya da bir miktarı SGK tarafından karşılanmamaktadır.

Şeker hastalığı ameliyatı dünyada ülkemiz de dahil olmak üzere 6 ülkede, 20’den fazla kurumda uygulanmaktadır. Bu bakımdan değerlendirildiğinde çok basit ve kolay uygulanır bir tedavi olduğunu söylemek çok da doğru olmaz.

Şeker hastalığı ameliyatının maliyetli olma nedenler; ileri teknoloji ürünü olan bu ameliyatta kullanılan özel ekipmanların pahalı olması ve ameliyat sonrasında hastanın 1 gün yoğun bakım olmak üzere uzun süre hastanede yatması gereken bir tedavi olmasıdır.

Bir metabolik cerrahi olan şeker hastalığı ameliyatı hastanın tüm organlarının işlevlerini düzenleyebilecek, yaşam kalitesini tamamen artıracak bir tedavi olduğundan maliyetinin de yüksek olması yadırganmamalıdır. Zira Tip 2 Diyabet, hastanın tüm organlarını, yaşamını olumsuz etkilemektedir.

Öyle ki tedavi edilmeyen Tip2 Diyabet hastaya; kalp krizi, inme (felç), böbrek yetmezliği dolayısıyla diyaliz makinesine bağlı yaşama gibi hayati riskler getirmektedir. Bu bağlamda düşünüldüğünde şeker hastalığı ameliyatı hastaya yeni ve sağlıklı bir yaşam sunabilmekte ve % 90 oranında iyileşme sunmaktadır.

% 10’luk dilimdeki hastalarda da ameliyattan sonra da kan şekerinin kontrol altında tutulabilmesi için ilaç kullanılması gerekmektedir. Tüm bunlardan yola çıkılarak laparoskopik cerrahinin (kapalı ameliyat) en üst noktası sayılabilecek şeker hastalığı ameliyatı, fazlasıyla zor ve donanım gerektiren bir cerrahi işlemdir.

Şeker hastalığı ameliyatı nasıl yapılır?

Şeker hastalığında hastanın pankreası gerektiği kadar ya da hiç insülin üretememektedir. Şeker hastalığı ameliyatında hastanın ince bağırsağının başladığı yer ile bittiği yerin değiştirildiği bir bağırsak sistemi yer değiştirme işlemi uygulanmaktadır.

Kısaca anlatmak gerekirse GLP1 pankreasın insülin üretimini artıran bir hormondur. İnce bağırsağın başlangıç ve bitiş yerleri değiştirildiğinde de GLP1 hormonunun salgılanma oranı artmaktadır. İnsülin üretimi arttığında da kandaki glikozun hücrelere ulaşma oranı artar.

Buna ek olarak midenin açlık hormonu salgılayan bölümü bir miktar kesip alınır. Bu sayede hormon değişikliği oluşturulur ve hastanın açlık hissi biraz köreltilir. Açlık hormonu Tip2 Diyabeti artırıcı özellik gösterdiğinden, bu hormon azalınca doğal olarak Tip2 diyabet de düşer.

Zira unutulmamalıdır ki; diyabetin oluşmasındaki en temel etkenlerden birisi kişinin dengesiz ve gereğinden fazla yemesidir.

Şeker hastalığı ameliyatından kalıcı bir sonuç alınabilir mi?

Şeker hastalığı ameliyatının hastaların yaklaşık % 90’ında net başarı sağladığı, % 10’unda ise ilaç tedavisine devam edilerek yaşam kalitesinin arttığı bilinmektedir. Bahsi geçen % 10’luk dilimde de hastanın kullanması gereken insülin miktarı % 90 azalmaktadır.

Şeker hastalığı ameliyatı öncesinde günlük 100 ünitelik insülin alan hasta, ameliyat sonrasında günlük 10 ünite civarında almaktadır. Ameliyat sonrasında artan GLP 1 değeri de yaklaşık 20 yıl boyunca devam ettiği ve kişi için gereken insülinin bu süre içinde üretildiği bilinmektedir.

Tüm bunlardan yola çıkılarak şeker hastalığı ameliyatının kalıcı sonuçlar verdiği söylenebilmektedir.

Şeker hastalığı ameliyatı var olan diğer hastalıkların da iyileşmesini sağlar mı?

Genel olarak şeker hastalığı ve özellikle de ameliyat gerektiren Tip2 Diyabet, beraberinde pek çok rahatsızlık getiren bir hastalıktır.

Örneğin şeker hastası olanlarda kalp ve damar rahatsızlıkları, tansiyon, kolesterol, karaciğer yağlanması, böbrek yetmezliği, uyku apnesi, aşırı kilo, kemik ve eklem problemleri diyabetle birlikte görülen rahatsızlıklardandır.

İşte şeker hastalığı ameliyatı ile tüm bu birbirleriyle bağlantılı olan rahatsızlıkların tamamen ya da kısmen ortadan kaldırılabilmesi mümkün olmaktadır.

Şeker hastalığı ameliyatı hasta için zor bir ameliyat mıdır?

Şeker hastalığı ameliyatı; yaklaşık 4,5 saat süren ve 3 kişilik cerrah grubunun bizzat katıldığı uygulayıcılar açısından zorlu bir ameliyattır.

Ancak doktorun tavsiyelerine birebir uyulduğu durumda hasta için kesinlikle ameliyat öncesinde, esnasında ve sonrasında zor olabilecek bir durum yoktur.

Ameliyatta ince bağırsağın sonu başa, başı da sona alınmakta ve gerekirse mide ve karın içindeki organları kaplayan yağ dokularında da cerrahi işlem uygulanmaktadır.

İnce bağırsaktaki yer değişikliği kesinlikle organın işlevinde bir bozukluğa yol açmamakta, sadece hastanın doygunluk hissini artırmaktadır. Bu bakımdan özellikle ameliyattan sonraki ilk aylarda hastalarda vitamin eksikliği ortaya çıkmakta, bunun telafi edilebilmesi için de vitamin takviyeleri verilmektedir. Bu vitamin eksikliği de en fazla ameliyattan sonraki bir yıl içinde ortadan kalkmaktadır.

Şeker hastalığı ameliyatı olanlar için diyabet tamamen biter mi?

Her rahatsızlığın tedavisinde olduğu gibi Tip2 Diyabet tedavisinde de hastaya, hastanın özelliklerine göre iyileşme oranlarında değişiklik olabilmektedir.

Ancak altını çizmekte fayda vardır ki; Tip2 Diyabet hastası olan ve çok yüksek dozda insülin kullanması gereken hastaların neredeyse tamamında ameliyat sonrasında insülin miktarı % 90’lara varan oranda azalmaktadır.

Ameliyat sonrasında hasta ya hiç insülin kullanmak zorunda kalmaz, ya çok az miktarda kullanır ya da düşük dozlarda ilaçlarla yaşamını devam ettirir. Bu düzlemden bakıldığında şeker hastalığı ameliyatının hastaya % 100 oranında faydalı olduğu ve de % 90 oranında da hastalığa kesin çözün olduğu söylenebilmektedir.

Tüm hastalıklarda ve tedavilerde olduğu gibi bu ameliyatta da başarı oranı sadece hekimlerin uygulamalarına göre değil, hastanın psikolojik durumu, iyileşmeye olan inancı, stres boyutu, ailesel ve çevresel destek, iş ve sosyal yaşamına göre değişebilmektedir.

Şeker hastalığının ameliyat boyutuna gelmemesi için neler yapılmalıdır?
Her hastalık gibi şeker hastalığında da erken teşhis, tedavi ve doktorun önerilerine harfiyen uyulması çok büyük önem arz etmektedir.

Öncelikle altını çizmekte fayda vardır ki; şeker hastalığı da dahil çok sayıda hayatı tehdit eden hastalığın temel sebebi sağlıksız beslenme ve dolayısıyla aşırı kilodur. Bu bakımdan kilosu normalden fazla olanların ilk olarak yapmaları gereken şey bir diyetisyen eşliğinde ideal kilolarına kavuşmalarıdır.

Zira şeker hastalığı teşhisi konulan pek çok hasta için de ilk olarak doktor bu öneride bulunur. Doktorun önerileri her gün düzenli olarak uygulanmaz, arada bir de olsa yeme, içmenin ucu kaçırılırsa diyabet hızla ilerleyecektir. Doktorun diyet önerisine birebir uyulmazsa insülin ya da ilaçların düzenli olarak kullanılması da pek fayda getirmez ve kilo artışı, dolayısıyla da şeker hastalığı ilerleyişi hızla devam eder. İşde tüm bu klasik tedavi yöntemleri ile şeker kontrol altına alınamadığında şeker hastalığı ameliyatı yada diğer adıyla metabolik cerrahi devreye girer. Ve klasik tedavi yöntemlerinden çok daha

Источник: //www.drerolvural.com/seker-hastaligi-ameliyati-maliyetli-bir-tedavi-midir/

Поделиться:
Нет комментариев

    Bir cevap yazın

    Ваш e-mail не будет опубликован. Все поля обязательны для заполнения.