Yaşlandım Demeyin Biyolojik Yaşınızı Öğrenin!

Gerçek yaşınızı biliyor musunuz? Doğum tarihinden şu andaki tarihi çıkardıktan sonra sonucuna yaş diyoruz. Peki bu yaş gerçek yaşınız mı? İşin doğrusu kimse gerçek yaşını bilmiyor. Bu yazımızda yaşlılık ile ilgili bir çok bildiğiniz şeyin yanlış olduğunu göreceksiniz.

 Neden yaşlanırız? Yaşlanmanın sebepleri nelerdir? Biyolojik yaş nedir? Biyolojik yaş nasıl hesaplanır? Organ yaşı nedir? Organların yaşı neden birbirinden farklı? Yaşlanmayı yavaşlatmak mümkün mü? Yaşlanmayı tersine çevirecek yöntemler nelerdir?Görüntü ile yaşlanma arasındaki ilişki nedir? Erken yaşlanma hastalıkların mı habercisi? Yaşlanma testi var mı? sorularının cevabını bulabileceksiniz.

Yaşadığımız yılları sayarak hesapladığımız kronolojik yaşımız biyolojik yaşımızla uyum içinde değil. Biyolojik yaşımızın daha doğru bir ölçüm olduğunu öne süren bilim insanları, şimdi biyolojik yaşımızı hangi yöntem ile hesaplayabileceğimizi araştırıyor.

İşin zor kısmı, vücudumuzdaki organların ve dokuların biyolojik yaşlarının farklı olması..

Yaş tuhaf bir kavramdır. Yaşımızı hesaplamak için doğduğumuzdan bugüne geçen yılları sayarız. Bu kronolojik yaşımızdır. Ancak bu şekilde, yalnızca geçen zamanı ölçmüş oluruz. Bir de biyolojik yaşımız vardır. O da vücudumuzdaki hücrelerin diğer insanlara kıyasla ne oranda bozulmakta olduğunu ifade eder. Ve bu ikisi her zaman aynı olmak zorunda değil.

Çevremizde yaşına göre çok daha genç gösteren insanların olduğunu görüyoruz. Veya bunun tam tersi de olabiliyor. Hatta bir insanın vücudunun her parçası aynı hızda yaşlanmıyor.

Kronolojik yaş ile biyolojik yaş arasındaki tuhaf ilişkiyi araştıran bilim insanları, bu iki ölçümüm birbirine niçin ayak uyduramadığını araştırıyor.

Son yıllarda biyolojik yaşın, sağlık durumumuz ve daha kaç yıl yaşayabileceğimiz ile ilgili bir tahminde bulunmak için daha güvenilir bir gösterge olduğu düşünülüyor (tabii doğal felaketleri, hastalık salgınlarını ve modern yaşamın yol açtığı kazaları saymıyoruz).

Yaşlanma hızımızı yakından izleyerek hangi hastalıklara yakalanacağımızı ve bu şekilde bu hastalıklardan nasıl korunabileceğimizi de öngörebiliriz. Hatta bazı uzmanlara göre yaşlanma sürecini yavaşlatmak veya tersine çevirmek de olası.

Örneğin bazı kadınlarda yumurtalıklar zamanından önce yaşlanmaya başlar. Oysa yüzlerine baktığınızda bu kadınlar kronolojik yaşından daha küçük gösteriyor olabilir.

Gerçek yaşınızı biliyor musunuz? Kronolojik yaş mı biyolojik yaş mı? | Aynaya baktığınızda yaşınızdan daha büyük mü gösteriyorsunuz?

Neden yaşlanırız? Yaşlanmanın sebepleri

Newcastle Üniversitesi Yaşlanma Enstitüsü’nden Thomas Kirkwood, yaşlanmayı şöyle tanımlıyor: Üreme yeteneğinde azalma ve ölüm riski artışının eşlik ettiği yavaş yavaş ilerleyen fonksiyon kaybı. İlginç olan, bu tanımın tüm türler için geçerli olmamasıdır.

Bilimsel adı Turritopsis dohrnii olan bir denizanası türü, larva konumuna yavaş yavaş geri döner ve yeniden yetişkin hale gelir. Bu sonsuza dek böyle devam eder. Bu yüzden buna “ölümsüz denizanası” adı verilir.

Ne var ki insanlar böyle bir lükse sahip değil. En fazla kabul gören yaşlanma kuramı Bilim camiasında en fazla kabul gören yaşlanma kuramı telomer kuramıdır. Buna göre kromozomların ucunda yer alan, herhangi bir genetik bilgi taşımayan,
hücre bölünmesi sırasında kromozomların aşınmasını önleyen telomerler, her hücre bölünmesinde bir parça eksilir ve hücre yaşlandıkça kısalır.

Bunlar tükenince hücre kuruyup büzülür ve ölür. Ancak son yıllarda yepyeni bir görüş popülerlik kazanmaya başladı.

Bu yeni kurama göre yaşlanma şöyle tanımlanır: Hücreler sürekli olarak bölündükçe DNA’larda ortaya çıkan hataları onarmaya çalışan vücudumuzun ne yoğunlukta enerji kullandığı ile ilgili bir süreç.

Kirkwood, “Bu sürecin sonsuza dek devam etmesi evrimsel açıdan anlamsızdır.

Gerçekten de bazı hayvan çalışmalarında yaşam süresini etkileyen genlerin, hücrelerin onarım mekanizmalarını etkileyerek çalıştığını keşfettik. Bozulmalar ve kusurlar hücre ve dokularda ufak ufak birikim yapar ve insanı ölüme götürür” diyor.

Biyolojik yaş hesaplama

Biyolojik yaşın ölçümü o kadar kolay olmaz. Çünkü hücresel yaşlanmayı nasıl ölçerseniz ölçün ortaya net bir sonuç çıkmaz. Kirkwood’a göre bunun nedeni biyolojik süreçlerin çok çeşitli olması ve birbiri ile etkileşim içinde çalışması.

Ne var ki çok sayıda araştırmacı bu zorluğa meydan okuyor. North Carolina’daki Duke Üniversitesi’nden Daniel Belsky, hücresel yaşlanmaya işaret eden 18 farklı belirteci inceledi.

Tansiyon ve kalp-damar işlevleri de bu belirteçlere dahildi. 1000 yetişkin üzerinde sürdürülen deneyde bazılarının kronolojik yaşlarına göre fazla hızlı, bazılarının da çok yavaş yaşlandığı gözlemlendi.

Örneğin 38 yaşındaki bir deneğin biyolojik yaşının 28 olduğu görülürken, 25 yaşındaki başka birinin biyolojik yaşı 40 dolayındaydı. İnsanları ölünceye kadar izlemek pratikte olanaksız olduğu için Belsky’nin ekibi, deneklere fiziksel ve zihinsel testler uyguladılar.

Ve sonuçta biyolojik yaşı kronolojik yaşının ilerisinde olanların bu testlerde daha başarısız olduğunu tespit ettiler.

King’s College London’dan James Timmons ve meslektaşları yaşlanmayla ilgili 150 genin ne gibi sonuçlara yol açtığı inceledi. Sonuçta biyolojik yaşın, kronolojik yaşa göre Alzheimer ve osteoporoz gibi bazı hastalık riskleriyle daha fazla bağlantılı olduğu ortaya çıktı.

Biyolojik yaşı ölçen alternatif yöntemler

Biyolojik yaşı ölçmenin başka yolları da var. Bu yollardan biri glikan adı verilen ve vücuttaki moleküllere bağlanan kompleks karbonhidratların incelenmesi. Bu bağlanma sürecine glikozilasyonadı veriliyor.

Hırvatistan’daki Zagreb Üniversitesi’nden Gordan Louc ve meslektaşları glikozilasyonun kronolojik yaş tahmininde nasıl bir rol oynadığını araştırdı.

Louc, 5117 kişinin incelendiği araştırmasında glikan yaşının vücuttaki enflamasyon miktarını yansıttığını söylüyor: “Uzun süren enflamasyon hücre bozulmasını hızlandıracağı için, hızlanmış glikan yaşı sağlığınızın risk altında olduğunu belirten bir erken uyarı sinyalidir” diyor.

Gerçek yaşı ölçen bir diğer alternatif unsur da tüm hücrelerde bulunan “epinegenetik saat”. Epigenetik, metil grup adı verilen kimyasal sürecin (metilasyon) sonucunda genlerin açılıp kapanmasını sağlar.

Kişinin gerçek yaşını ölçmek için zaman içinde bu metilasyon modellerinde meydana gelen değişiklikler incelenebilir. Bu tekniğin “babası” Los Angeles’teki Kaliforniya Üniversitesi’nden Steve Horvat’tır.

2011 yılında Horvat ve meslektaşları kronolojik yaşı 5 yıllık bir aralık içinde tahmin edebildiler.

Organ yaşı nedir? Organların yaşı neden birbirinden farklı?

Horvat kronolojik yaş ile epigenetik saat arasındaki farklılarla da ilgileniyor. Ve bu farkın özellikle kanser dokusunda ortaya çıktığına dikkat çekiyor.

San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden Trey Ideker ve ekibi böbrek, meme, deri kanseri dokusunun epigenetik yaşının kişinin kronolojik yaşından % 40 oranında daha yaşlı olduğunu ortaya çıkarttı.

Horvath ve ekibinin son yürüttüğü bir araştırmada 21 yaşındaki sağlıklı bir kadının meme dokusunun 17 yıl daha yaşlı olduğu anlaşıldı.

Bu farklılık yaş ilerledikçe azalıyor. Örneğin 55 yaşındaki bir kadının meme dokusu 8 yıl daha yaşlı olabiliyor. Horvath bu bilgileri bir uyarı mesajı olarak kullanmak istiyor: “Bir kadının vücudundaki herhangi bir organ kronolojik yaşından yaşlı ise kanser açısından daha yakından kontrol altında tutulması gerekir.”

Epigenetik saat, yalnızca hastalıkların yakın takip altında tutulmasından başka ne kadar yaşayacağımız konusunda da fi kir verebiliyor. Şu anda daha net olmasa da epigenetik saat ile ölüm zamanı arasında yakın bir ilişki olduğu tahmin ediliyor.

Eğer epigenetik saat bizi hızla ölüme götürüyorsa bunu yavaşlatmanın bir yolu yok mu?

Horvath bu amaçla bir cins kök hücre olan iPSC (induced pluripotent stem cell) hücrelerini inceledi.

iPSC’ler yetişkin hücrelerdir ve manipülasyonla embriyonik evreye geri döndürülüp herhangi bir hücre tipine dönüştürülebilir. İşin ilginç yanı iPSC hücrelerinin yaşının “0” olması.

Normal vücut hücrelerinin kök hücrelere dönüştürülmesi “müthiş bir gençleştirme operasyonu”dur diye konuşan

Horvath, “Tüm vücut hücrelerinin iPSC’lere dönüştürülmesini istemezsiniz. Ancak kullanışlı bir strateji olarak yaşlanma sürecine müdahalede kullanılabilir. Bilim kurgu olarak algılanabilecek bu strateji, aslında beklenilenden daha erken bir evrede gündeme gelebilir” diyor.

Görüntü ile yaşlanma arasındaki ilişki

2015’te Şanghay’daki Çin Bilimler Akademisi’nden Jing Dong Jackie Han ve meslektaşları 17 ve 77 yaşları arasındaki 300 kişinin yüzlerinin üç boyutlu görüntülerini incelediler.

Ve yaşlarını tahmin etmek için bir algoritma geliştirdiler. Bu algoritmayı yeni yüzler üzerinde kullandıkları zaman aynı yıl doğan insanların “yüz yaşlarının” ortalama 6 yıl gibi büyük farklılıklar gösterdiğini gördüler. Ve bu farkın 40 yaşından sonra arttığını saptadılar.

“Vücuttaki bazı moleküler değişiklikler yüzünüze yansıyor” diye konuşan Han, “Örneğin kötü kolesterol olarak bilinen düşük yoğunluklu kolesterolün (LDL) yüksekliği gözaltında torbalar, şişkin yanaklar olarak ortaya çıkabilir” diyor.

Gözlerin altındaki siyah halkalar böbreklerin doğru çalışmamasından veya dolaşım sistemindeki aksaklıklardan kaynaklanabilir. Bu bulgular şu mesajı veriyor:

  • Erkek ve kadın arasında iki belirgin fark var. Erkek yaşlandıkça burunları dışarı doğru daha fazla çıkıntı yaparken, kadınların yüzü bir tür kolesterolün birikimine bağlı olarak, özellikle yanaklar ve göz altlarında daha “etli” bir görüntüye sahip olur.
  • Eğer kronolojik yaşımızdan büyük gösteriyorsak, bunun altında mutlaka bir hastalık yatıyordur.

Gerçek yaşınızı biliyor musunuz? Kronolojik yaş mı biyolojik yaş mı? | Görünümüzde eğer erken yaşlanma varsa büyük bir ihtimalle bir sağlık probleminiz olduğu söylenmekte

Bilim insanları vücudun ne kadar iyi ya da kötü yaşlandığını ölçen bir test buldular

2015 yılının sonlarında Londra’daki King’s College’ta yapılan çalışmada “biyolojik yaş”ın, doğum tarihini kullanmaktan daha yararlı olduğunu açıkladılar.

Gen Biyolojisi adındaki bilim dergisinde yayımlanan çalışmada yaşlanma sürecinin stabil olarak ilerlediği görülmekte. Bunun insandaki 150 geni birbirleriyle kıyaslama sonucunda gördüklerini açıkladılar.

25 ile 65 yaş arasındaki deneklerden 54 binden fazla geni incelenerek, sıkı bir çalışma ile 150 gene kadar düşürüldü. Bu genlerin yaşlanma süreci incelendi ve insanın hemen hemen ne kadar yaşayabileceği tahmin edilebilir olabileceği de ortaya çıktı.

King’s College’tan Prof. Jamie Timmons , “Dokularımızın hepsinde sağlıklı yaşlanma işaretleri olduğu ve bu işaretlerin yaşam süresini ve bilişsel zayıflama ile ilgili birçok konuda ipucu verdiğini, bu testle bireyin 40 yaş sonrası yaşlanırken ne kadar sağlıklı olabileceğine dair bir rehber oluşturulabilir” dedi.

Araştırma ekibine göre “yaş” ve “sağlığın” iki farklı olgu olduğunu özellikle altını çiziyor.

Bütün günü koltukta geçiren birinin sağlığı kötü olabilse de, vücudunun yaşlanma hızını etkilemeyeceği söyleniyor. Testler sonucunda da gelecek yıllar içinde katılan deneklerin ölüm tahminleri bile yapıldı.

Prof. Timmons, Kiminin ölme olasılığı oladığını görürken,  kiminin ölme ihtimalinin yüzde 45 olduğunu tahmin edebildiklerini açıkladı. Bu test ile  biyolojik yaşları daha genç olan kişilerin öldükten sonra organ bağışı yapabilmesi sağlanabilecek.

Kronolojik yaş organlar için gerçek yaşı göstermemekte olduğu buradan da anlaşılıyor.

Yaşlanmayı yavaşlatmak mümkün mü? Yaşlanmayı tersine çevirecek yöntemler

Bir diğer umut verici strateji de kan kök hücrelerinin dondurularak, yaşlanınca bağışıklık sistemini güçlendirmek üzere yeniden kullanmak. Bu uygulamaların ana hedefi hastalıkları kontrol altında tutmak.

Örneğin kalbinin gerçek yaşını öğrenen bir kişinin kalp-damar hastalıklarına yakalanma riski belirgin ölçüde azaltılabiliyor.

Bu arada yaşam şeklinde değişiklikler yapılarak da biyolojik yaşın düşürülebilmesi ve yaşam süresinin uzatılmasına ilişkin plasebo kontrollü deneyler yapılmış olmasa da, Horvath, obez kişilerde karaciğerin epigenetik saatinin normal kilolulara göre daha hızlı çalıştığını keşfetmiş bulunuyor.

Tam tersi bol bol balık ve sebze tüketen, alkol alımını aşırıya vardırmayan kişilerde bu saat daha yavaş çalışıyor. Bu arada egzersizin de biyolojik yaşı düşürdüğünü unutmamak gerekiyor.

Yaşlanmayı tersine çevirecek yöntemlerin bulunmasına daha çok zaman var.

Buna karşın hastalıklara karşı direnç kazanmanın, hatta ölümü geciktirmenin tek yolunun biyolojik yaşı düşürmek olduğu biliniyor.

Dolayısıyla yaşın bir rakam değil, farklı rakamlardan oluşan bir bileşen olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Kaynaklar ve Dış Bağlantılar

  • New Scientist, 1 Temmuz 2017
  • http://www.medicaldaily.com/human-bodys-chronological-and-biological-age-may-differ-why-your-breast-tissues-are-326884
  • https://www.scienceforsport.com/chronological-biological-technical/
  • http://healthandhealingonline.com/rejuvenation-biological-versus-chronological-age

Источник: https://www.gelgez.net/gercek-yasinizi-biliyor-musunuz/

Yaşlanmayı Kaçınılmaz Kılan Biyoloji Değil Fizik »

Yaşlandım Demeyin Biyolojik Yaşınızı Öğrenin!

Bedenimizdeki hücrelerin her biri yollar, ulaşım araçları, kütüphaneler, fabrikalar, enerji santralleri ve atık dönüşüm birimleri ile dolu olan kalabalık şehirlere benzer. Bu şehrin çalışanları, besini metabolize eden, çöpü atan ve DNA’yı onaran protein makineleridir.

Proteinlerin kurduğu cambaz ipleri üzerinde yürüyen moleküler makineler tarafından kargolar getirilip götürülür. Tüm bu makineler kendi görevlerini yerine getirmeye çalışırken, kendilerine saniyede trilyonlarca kez rastgele çarpan binlerce su molekülü ile çevrilidirler.

Fizikçilerin örtük bir dille “ısısal hareket” adını verdikleri şey işte budur. Onun yerine “şiddetli ısısal kaos” dense de olurmuş.

İyi niyetli bir moleküler makinenin böylesine katlanılmaz koşullar altında nasıl iyi iş çıkarabildiğini anlamak kolay değil. Yanıt kısmen şöyle: Hücrelerimizdeki protein makineleri, minik çark mandalları gibi su bombardımanından elde ettikleri rastgele enerjiyi, hücrenin işlemesini sağlayan net bir şekilde yönlendirilmiş harekete dönüştürür. Yani kaostan düzen yaratırlar.

Peter M. Hoffmann’ın Yaşamın Kökeni adlı kitabında moleküler makinelerin hücrelerimizde düzeni nasıl sağladıkları anlatılır. “İlgilendiğim temel konu, yaşamın kaosun içine sürüklenmekten nasıl kaçınabildiğiydi.

Kitabım yayımlandıktan kısa süre sonra biyolojik yaşlanma üzerinde çalışan araştırmacılar benimle temas kurdu. İlk önce aradaki bağlantıyı göremedim.

Yaşlanmaya ilişkin bildiğim tek şey, kendi bedenimde gözlemlemek durumunda kaldığım süreçti,” diyor Hoffmann.

Kitabında, yaşayan moleküler makinelerde ısısal kaosun rolünü vurgulamış olmasının, yaşlanma araştırmacılarının bunu bir yaşlanma nedeni olarak düşünmelerine neden olduğunu fark eden Hoffmann, ısısal hareketin kısa vadede yararlı fakat uzun vadede zararlı olduğunu anlamış.

Sonuçta dışarıdan enerji girdisi olmadan, rastgele ısısal hareket düzeni bozma eğiliminde olur. Bu eğilim termodinamiğin, her şeyin yaşlandığını ve çürüdüğünü söyleyen ikinci yasasında belirtilmiştir. Binalar ve yollar aşınır; gemiler ve raylar paslanır; dağlar ufalanıp denize karışır. Cansız yapılar ısısal hareketin yarattığı tahribat karşısında çaresizdir.

Yaşam ise farklıdır: Protein makineleri sürekli olarak hücreleri onarıp yeniler.

Bir anlamda yaşam, biyoloji ile fiziği bu ölüm-kalım savaşında karşı karşıya getirir. Peki canlılar neden ölür? Yaşlanma, biyolojinin fizik karşısındaki nihai yenilgisi midir; yoksa biyolojinin kendisinde var olan bir süreç midir?

Cansız nesnelerin fiziksel yapısındaki bozulmalar sürekli artarken, canlılardaki moleküler makineler sürekli onarım yapar. Johner Images / Getty

Biyolojik Çürüme mi, Fiziksel Yıpranma mı?

Yaşlanma üzerine yapılan çağdaş incelemelere temel oluşturacak bir çalışma varsa, o da P.Medawar’ın 1952 tarihinde basılan Biyolojinin Çözülemeyen Problemlerinden Biri adlı kitabıdır.

Nobel ödüllü biyolog Medawar, bu kitapta yaşlanmaya ilişkin birbirine karşıt iki açıklamadan söz eder: Biyolojik gereklilik (içsel yaşlanma) veya yinelenen gerilimin biriken etkisi (yıpranma).

İlki sorumluluğu biyolojiye, ikincisi ise fiziğe yöneltir.

İçsel yaşlanma düşüncesine göre yaşlılık ve ölüm, genç kuşaklara yer açmak için evrim tarafından zorunlu kılınmıştır. İçimizde bir saat vardır ve ömrümüzün geri sayımını yapar. Böyle saatler gerçekten de vardır. En ünlüleri ise telomerlerdir. Bu ufak DNA parçaları, her bir hücre bölünmesinde kısalır.

Telomer incelemelerinde karşıt görüşler vardır ve telomer kısalmasının yaşlanmanın nedeni mi, yoksa sonucu mu olduğu netlik kazanmamıştır. Telomerler sabit miktarlarda kısalmazlar ama her hücre bölünmesinde kaybolan bir minimum miktar vardır. Eğer hücre başka yollarla hasar gördüyse, telomerler daha hızlı kısalırlar.

Araştırmacıların çoğu telomer kısalmasının yaşlanma nedeni değil, belirtisi olduğunu düşünmektedir.

Medawar’ın kendisi “yıpranma” kuramını savunur; yani yaşlanmaya fizik açısından bakar. Bunun için iki neden öne sürer.

Birincisi, doğal seçilimin yaşlanmayı seçtiğini görmenin zor olduğunu, çünkü canlıların ileri yaşlarda üreyemediğini ve doğal seçilimin de üreme oranlarındaki farklarla biçimlendiğini söyler.

İkincisi, nüfus artışını kontrol etmek için yaşı ilerleyen bireylerin yaşamlarına etkin biçimde son vermenin gereksiz olduğunu, çünkü rastgeleliğin zaten bu işin icabına bakacağını belirtir.

Medawar, yaşlanmaya neden olacak biyolojik bir içsel saat olmasının gereksizliğini açıklamak için cansız bir nesne örneği verir: Laboratuvardaki deney tüpleri. Bu tüplerin zaman zaman kaza eseri kırıldığını varsayalım. Tüplerin toplam sayısını sabit tutmak için her hafta yeni bir parti geliyor olsun.

Bir kaç ay geçtikten sonra ortada kaç tane yeni ve kaç tane eski deney tüpü olur? Yanlışlıkla kırılma olasılığının yaştan bağımsız olduğunu varsayarsak (gayet mantıklı bir varsayım bu) ve deney tüplerinin sayısına karşılık her tüpün yaşını gösteren bir grafik çizersek, kaydırağa benzeyen iç bükey bir üstel bozunma eğrisi elde ederiz.

Bu “yaşam eğrisi”nin tepesinde sert bir düşüş vardır ve tabanı düzdür.

Rastgele kırılan deney tüpleri için bilgisayar modellemesinden elde edilen yaşam grafiği ve üstel uyum eğrisi (kırmızı çizgi). Dikey eksen, her yaş grubundaki deney tüplerinin sayısını gösteriyor. Yatay eksen, deney tüplerinin yaşını hafta ölçeğinde gösteriyor.

Her ne kadar deney tüpleri yaşlanmıyor olsa da (yaşlı tüpler genç tüplerden daha kolay kırılıyor olmasa da), sabit kırılma olasılığı yaşlı deney tüplerinin sayısını önemli ölçüde azaltır. Şimdi insanların da tıpkı deney tüpleri gibi herhangi bir yaşta ölme olasılıklarının eşit olduğunu varsayalım. Yaşlı insanların sayısı yine de az olurdu. Olasılık eninde-sonunda onları yakalardı.

Sorun şu ki, insan toplulukları için çizilen yaşam eğrileri, Medawar’ın deney tüpleri için çizdiğine benzemiyor. Tepede düz başlıyor; yani genç yaşta ölüm sayısı az oluyor (doğum sırasındakiler hariç). Ardından belli bir yaşta eğri aniden düşüşe geçiyor.

Böyle bir eğri elde etmek için Medawar’ın deney tüpü modeline bir başka varsayımın daha eklenmesi gerekir: Deney tüpleri zaman içinde küçük çatlaklar biriktirmektedir. Bu da onların kırılma riskini arttırır. Bir başka deyişle, yaşlanmaları gerekir.

Eğer kırılma riski üstel olarak artıyorsa, Gompertz-Makeham Yasası ile karşı karşıyayız demektir. Bu yasa insanlar için çizilen yaşam eğrilerine oldukça iyi uyar. Deney tüpleri için konuşacak olursak, bu yasa hem sabit hem de üstel olarak artan kırılma riskini kapsar.

Üstel artış insanlarda gözlemlenmiştir. 30 yaşından sonra ölüm riski, her 7 senede ikiye katlanır.

Üstel Artışın Nedeni Ne?

Hücrelerimizde oluşan hasarın tek nedeni ısısal hareket değildir. Düzenli olarak sürdürülen bazı süreçler, özellikle de mitokondrilerimizin metabolizması kusursuz değildir ve bir takım radikaller üretir. Radikaller, yüksek ölçüde reaktif atomlar olup, DNA’ya zarar verirler.

Isısal gürültü ve serbest radikal oluşumu, hücre hasarının ardında yatan temel nedenlerdir. Bir hasar gerçekleştiğinde hücre onarılabiliyorsa onarılır; hasar onarılamayacak boyutta ise hücrede apoptozis olarak adlandırılan intihar davranışı tetiklenir.

Genellikle yerine bir kök hücre konur.

Fakat sonuçta hasar birikimi olur. DNA ancak hiç bozulmamış bir örneği varsa onarılabilir. Hasarlanmış proteinlerin katlanışları bozulur ve birbirlerine yapışmaya başlayarak birikinti oluştururlar. Hücre, savunma mekanizması ile intihar mekanizmasının ortasında kalır. Yaşlı hücreler organlarda birikmeye başlayarak iltihaba yol açar.

Kök hücreler etkinleşmez ya da tükenmiştir. Mitokondriler hasarlandığı için DNA onarımı yapacak moleküler makinelere güç sağlayacak olan enerji desteği azalır. Bu kötücül bir çevrimdir; teknik jargonda pozitif geri bildirim ilmeğidir. Matematiksel olarak pozitif geri bildirim ilmekleri riskte üstel bir artış doğurur.

Bu da insan yaşam eğrilerinin şeklini açıklar.

Bilimsel literatür yaşlanmaya ilişkin çok sayıda açıklama ile doludur: Protein birikimi, DNA hasarı, iltihap, telomerler. Fakat bunlar temelde yatan bir nedenin sonuçlarıdır: Isısal ve kimyasal aşınmaya bağlı hasar birikimi.

Isısal hasar etkilerinin gerçekten de yaşlanmaya neden olduğunu kanıtlamak için farklı içsel ısılarla yaşayan insanları gözlemlememiz gerekir.

Bu mümkün değildir ama anlık zarar vermeden içsel ısıları değiştirilebilecek başka canlılar vardır.

Geçtiğimiz günlerde Nature dergisinde yayımlanan bir makalede, Harvard Tıp Fakültesi’nden bir grup araştırmacı C. elegans türü yuvarlak solucanlarda yaşlanmanın ısıya bağlılığını belirlediklerini açıkladı.

Basit ve üzerinde fazlasıyla çalışıldığı için iyi tanınan bir canlı olan bu solucan türünde, hayatta kalma eğrisinin şeklinin temelde aynı kaldığı fakat ısı değiştikçe esnediği veya büzüldüğü saptandı. Düşük sıcaklıklarda büyütülen canlıların hayatta kalma eğrileri esnerken, yüksek sıcaklıklara maruz kalanların ömrü daha kısa oluyordu.

Ayrıca esneme faktörünün ısıya bağlılığı, bilimcilere oldukça tanıdık olan bir desen izliyordu: Kimyasal bağ kırılmalarının, rastgele ısısal hareketin ısısına olan bağlılığının deseniydi bu.

Peter Hoffmann konuya ilişkin deneyimlerini şöyle aktarıyor: “Bağ kırılması ile yaşlanma arasındaki olası bağlantıyı, ben de kendi laboratuvarımda gözlemlemiştim. Gompertz-Makeham Yasası’na ilk rastladığımda, tuhaf bir biçimde tanıdık gelmişti.

Laboratuvarımda iki atom arasındaki çok ufak kuvvetleri ölçebilen bir atomik kuvvet mikroskobu kullanarak, tek tek moleküler bağların bozulmama olasılıklarını inceliyorduk. Tipik bir deneyde, bir proteini düz bir yüzeye iliştiriyor ve başka bir proteini de küçük bir manivelalı yayın ucuna tutturuyorduk.

Proteinlerin birbirlerine bağlanmasına izin verip, ardından yayı yavaş yavaş çekiyorduk. Böylece iki moleküle giderek artan bir kuvvet uygulamış oluyorduk. Nihayetinde, iki molekül arası bağ kopuyordu ve biz de bu kırılmayı sağlamaya yetecek kuvveti ölçüyorduk.

Bu, ısısal hareket tarafından tetiklenen bir rastgele süreçti. Deneyi her yineleyişimizde, kırma kuvveti farklı çıktı. Ama “bağların bozulmama olasılığı – uygulanan kuvvet” grafiği, tıpkı insanlar için çizilen “yaş – hayatta kalma” grafiğine benziyordu. Bu benzerlik C.

elegans sonuçları ile uyumluydu; ki bu da protein bağlarının kırılması ile yaşlanma arasında ve yaşlanma ile ısısal hareket arasında bir bağlantı olabileceğini akla getiriyordu.”

Sol: Gompertz-Makeham uyum çizgisi ile görülen insan yaşamı grafiği. Sağ: Artan kuvvete maruz bırakılan tekil protein bağları için bozulmadan kalma grafiği. İki eğrinin matematiksel biçimi özdeştir.

Yaşlanmak Bir Hastalık mı?

Yaşlanma üzerinde çalışan araştırmacılar arasında, yaşlanmanın bir hastalık olarak sınıflandırılıp sınıflandırılamayacağına ilişkin hararetli bir tartışma var.

Belirli hastalıklar, hücresel sistemler ya da moleküler bileşikler üzerinde çalışan araştırmacıların çoğu, kendi çalışma alanlarının “yaşlanmanın nedeni” sıfatını aldığını görmek istiyor.

Fakat olasılıkların sayısının büyüklüğü, tam olarak bu olasılığın tersini ortaya koyuyor. Hepsi birden yaşlanmanın nedeni olamaz.

Hücresel yaşlanmayı ilk keşfeden kişi olan Leonard Hayflick, “Biyolojik Yaşlanma Artık Çözülmemiş Bir Problem Değil” şeklinde etkileyici bir başlık taşıyan makalesinde şöyle demişti: “Yaşlanmaya ilişkin tüm çağdaş kuramların temelindeki ortak payda, moleküler yapıdaki yani işlevdeki değişimdir.

” Hayflick’e göre nihai sebep “moleküler sağlamlıkta artan kayıp veya moleküler düzensizliğin artışı” idi. Bu sağlamlık kaybı ve düzensizlik artışı, doğası gereği kendini rastgele ve dolayısıyla farklı kişilerde farklı şekillerde gösteriyordu. Fakat nihai sebep hep aynıydı.

Eğer verilerin bu yorumu doğruysa, o zaman yaşlanma nano ölçekteki termal fiziğe indirgenebilecek bir doğal süreç demektir; bir hastalık değildir.

1950’li yıllara kadar insan ömrünün uzatılması konusunda atılan adımlar neredeyse bütünüyle enfeksiyon hastalıklarının (yaştan bağımsız bir sabit faktör) safdışı bırakılmasına yönelikti.

Sonuç olarak ortalama insan ömrü ciddi bir artış gösterdi; bununla birlikte maksimum yaşam süresi aynı kaldı. Üstel olarak artan bir risk, eninde-sonunda sabit riskteki azalışları geride bırakacaktır.

Sabit riski düşürmeye çalışmak yararlıdır; ama bir yere kadar: Sabit risk çevreselken (kazalar ya da enfeksiyon hastalıkları gibi), üstel artan risklerin büyük bölümü içsel düzenek kaynaklıdır.

Kanser ya da Alzheimer gibi hastalıkların tedavi edilmesi yaşam sürelerimizi önemli ölçüde arttırsa bile bizi ölümsüz yapmayacak, hatta maksimum yaşam süremizde fazla bir artış yaratmayacaktır.

Tabi bu yapacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Yaşlanmada gelişen belirli moleküler değişimlerin daha yakından incelenmesi gerekiyor. Böylece dağılmaya ilk olarak başlayan kilit moleküler bileşiklerin ne olduğunu anlayabilir ve bu dağılışın çığ etkisi yaratıp yaratmadığını görebiliriz.

Eğer böyle kilit bileşikler varsa, yenileme ve onarım için açık hedefler belirlenmiş olur. Nanoteknoloji, kök hücre teknolojileri ya da gen düzenleme sayesinde gerekli onarımlar gerçekleştirilebilir. Bu kesinlikle denemeye değer.

Elbette şunu akılda tutmak kaydıyla: Biyolojik bozulmalar bazen onarılabilir ama fiziksel yasalar asla yenilemez.

  • Projelerimizde bize destek olmak ister misiniz?
  • Dilediğiniz miktarda aylık veya tek seferlik bağış yapabilirsiniz.
  • Destek Ol

Источник: https://bilimfili.com/yaslanmayi-kacinilmaz-kilan-biyoloji-degil-fizik/

Biyolojik yaşınızı öğrenin. Yaşlandım demeyin

Yaşlandım Demeyin Biyolojik Yaşınızı Öğrenin!

İstanbul Aydın Üniversitesi VM Medical Park Florya Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr.

 Nujen Çolak Bozkurt genetik faktörler uygunsa, yağ oranını azaltarak, stresten olabildiğince uzak durup psikolojik dengeyi koruyarak ve sağlıklı bir cinsel yaşamla biyolojik yaşı, takvim yaşından çok daha genç yaşlara çekmenin mümkün olabileceğini söyledi.

AZ TV İZLE, ÇOK HAREKET ET,
AŞKSIZ KALMA RONALDO’YA BENZE!

Dünyaca ünlü futbolcu 33 yaşındaki Cristiano Ronaldo'nun sağlık kontrollerinde biyolojik yaşının 20 olduğu ortaya çıkmıştı.

Ortalama bir futbolcunun vücudundaki yağ oranı yüzde 10-11, kas kütlesi yüzde 46 iken Ronaldo'nun yüzde 7 ve yüzde 50 olarak belirlenmişti.

Peki, bu nasıl olabiliyor? İstanbul Aydın Üniversitesi VM Medical Park Florya Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Nujen Çolak Bozkurt, biyolojik yaşımızı nasıl küçültebileceğimizin sırrını verdi.

Merak eden test yaptırabilir

Kronolojik yaş (doğduğumuz günden itibaren hesaplanan takvim yaşımız) ile bedenimizin fonksiyonel olarak denk geldiği (biyolojik) yaşımız arasında fark olabilir. Bedenine iyi bakan ve sağlıklı bir beslenme tarzını benimseyenlerde biyolojik yaş, takvim yaşından çok daha genç olabilirken, tersine bir yaşam tarzı sürdürenler oldukları yaştan daha yaşlı gözükürler.

Aynı yaş grubundaki, örneğin 60-65 yaş aralığındaki bireyleri incelendiğimizde, bir kısmının bu yaş aralığında sık gözlenen kronik hastalıklara veya engellere sahip olduğunu, bir kısmının ise kendilerinden kronolojik olarak daha genç yaş aralığındaki bireylerin özelliklerini taşıdığını görmekteyiz. Kronolojik yaş ile biyolojik yaş arasındaki farkı bir başka deyişle ‘fizyolojik yıpranma payı’ olarak da ifade edebiliriz.

Biyolojik yaşı belirleyen en önemli faktörlerin; yaşanılan bölge, eğitim düzeyi, yeme alışkanlıkları, uyku düzeni, egzersiz alışkanlıkları, sigara ve alkol tüketim miktarı, duygusal durum ve maruz kalınan stres düzeyiyle yakından ilişkili olduğu gösterilmiştir.

Henüz standardize edilmiş bir test yöntemi yoktur ancak bazı parametrelere kan testlerinde, doku örneklerinin incelenmesiyle veya egzersiz kapasitesi, zihinsel ve psikolojik testler gibi bir seri performans ölçümleriyle bakılabilir.

Hücre içerisinde biriken, hücre yaşlanması veya ölümüne yol açan toksik maddeler, beslenme durumunu gösteren parametreler kan tetkiklerinde saptanabilir.

İstirahatteki kalp hızı, kan basıncı, görme keskinliği, aort damarının esnekliği, kas gücü, nefes kapasitesi gibi değerler dinamik testlerle ölçülebilir.

Gerçekten hissettiğiniz yaştasınız!

Genetik faktörler de birçok açıdan biyolojik yaşı belirler. Bunun yanı sıra, yaşam kalitesi ve yaşam süresine etki eden kolesterol bozuklukları, bazı kanserler, nörolojik ve romatizma hastalıkları gibi bir grup hastalık yine genetik yatkınlıkla ilişkilidir.

Son çalışmalarda sağlıklı yaşlanmaya etki eden 150 civarında gen tanımlanmıştır. Ailesinde uzun ömürlü fertler olan kişilerin, aksi olan akranlarına kıyasla daha uzun yaşadığı gözlemlenmiştir. Psikolojik stres, depresyon biyolojik yaşa etki eden faktörlerdendir.

Depresyonda uyku ve yeme alışkanlıklarında bozukluklar, isteksizlik ve enerjisizlik halinin getirdiği hareketsizlik sık görülür. Stres durumunda fazlaca salgılanan kortizol, adrenalin, dopamin gibi hormonların bir süre sonra yol açtığı metabolik bozuklar hücre yenilenmesi ve hasar onarım mekanizmalarını olumsuz etkiler.

  İnsanın kendisini genç hissetmesi, mutlu ve sağlıklı hissetmesi doğrudan ve dolaylı olarak hem sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinmek için motivasyonunu yükseltir hem de hormonlar üzerinden fizyolojisini düzenler.

Düzenli ve sağlıklı bir cinsel yaşamı olanlarda depresyon ve anksiyete bozukluklarının daha az görüldüğü gözlemlenmiştir. Sağlıklı bir cinsel yaşam, bireyleri hem psikolojik hem de fizyolojik olarak olumlu yönden etkiler.

Genç kalmak isteyen kızartma yemesin!

Uzun süreli yapılan tek yönlü diyetler, ‘katabolik’ dediğimiz bir yıkım ortamı yaratır. Bu şekilde esas hedef olan yağ dokusunu azaltmak yerine kas kayıplarına, kemik erimesine yol açabiliriz.

Sağlıklı bir diyette günlük yaklaşık yüzde 50-60 oranında kan şekeri ve insülini hızlı yükseltmeyen (yani glisemik indeksi düşük) ‘kaliteli karbonhidrat’ları, yüzde 30 oranında proteinleri, yüzde 10-20 oranında ise doymamış yağlardan zengin gıdaları tüketmeliyiz. Lif, vitamin ve mineral kaynağı taze sebze ve meyve tüketimi, günlük 2-2.

5 litre su tüketimi önerilirken ileri düzeyde işlenmiş gıdalardan, şekerli ve gazlı içeceklerden, yağda kızartılmış ürünlerden kaçınılması gerekmektedir. Bu şekilde bir beslenme kişiyi biyolojik olarak genç tutacaktır.

Yarım saat yürüyün, ne dert kalsın ne tasa…

Yaşam tarzını alışkanlıklarımız belirler. Alışkanlıklar ise erken çocukluk yıllarında, bireyin yetiştiği aile ve toplumun içerisinde oluşmaya başlar.

Sağlıklı yaşamın altın kuralları aslında basittir; dengeli beslenme, hareket, düzenli uyku.

Bunların uygulanmasına engel olan alışkanlıklarımızı düzeltmek, kendi elimizde olan faktörleri kontrolümüz altına almak, hem kendimizin hem de yetiştirdiğimiz bireylerin sağlıklı yaş almasını sağlar.

Haftada beş gün, yarım saat açık havada yapılan yürüyüşün sadece ‘yağ yakmak’ olmadığını, kan basıncından insülin direncine, anksiyete ve depresyona kadar birçok alanda düzelme sağladığını uygulayanlar görmektedir.

Ekran başında geçirilen hareketsiz saatlerin azaltılması, alkol ve tütün ürünlerinin tüketiminin sınırlandırılması, kitap okumak veya satranç oynamak benzeri zihinsel aktivitelere, sosyal aktivitelere katılmak en iyi bilinen yöntemlerdir.

Elbette ki her birey standart bir program izleyemez ancak ‘sağlıklı yaşam’ demek sadece belli saatler arasında, belirli sıklıkta, şu miktarda veya bu şekilde uygulamalar yapmak demek değildir.

Her insana, her bireyin boyuna, kilosuna, sahip olduğu hastalıklara ya da engellere, yaptığı işe, yatma-kalkma saatlerine, zelerine ve tabii ki bütçesine uygun bir sağlıklı yaşam programı vardır. Her bireye yaşam tarzına uygun, kişiye özel, sürdürebileceği bir program yapmak gerekir.

Источник: http://www.haberalbursa.com/saglik/biyolojik-yasinizi-ogrenin-yaslandim-demeyin-h6302.html

Biyolojik Yaş Hesaplama

Yaşlandım Demeyin Biyolojik Yaşınızı Öğrenin!

Her canlı ölümlü olduğu için yaş insanlar için oldukça önem taşır. İnsanlar, hayatın her bir bölümünde yaşa göre uygulamalar yapar. Bireyler doğdukları andan öldükleri ana dek yaşlanırlar. İşte bu iki önemli an arasında geçen süre kronolojik yaşı ifade eder.

Bunun haricinde canlıların ruhsal ve fiziksel durumlarına göre içinde bulundukları yaş olarak da bilinen ve bugünkü konumuz olan biyolojik yaş diye bir kavram da bulunur. Biyolojik yaşın, kronolojik yaşa göre daha düşük olması halinde bireyler yaşına göre genç gösterir iken, aksi durumda da bireyler yaşına göre yaşlı gösterir.

Şimdi sizlere yaş ve biyolojik yaş hakkında bilgiler verecek ve daha sonra da biyolojik yaş hesaplama işlemlerinden bahsedeceğiz.

Her bir canlının doğduğu günden, öldüğü güne dek geçen ve insanlar tarafından matematiksel açıdan belirlenmiş olan saat ve tarih gibi kavramlar çerçevesinde ifade edilen süreyi ifade eder. Günümüzde her bir canlının yaşı doğum ile yaş hesaplamasının yapıldığı tarih arasında geçen süreye göre hesap ediliyor.

Takvimsel yani kronolojik yaştan oldukça farklı bir kavram olan biyolojik yaş, çevre şartları, genetik, yaşam tarzı, uyku düzeni ve beslenme gibi konulardan etkilenerek değişim gösterir.

Kalıtımsal hastalıklar, kötü çevre koşulları, hava kirliliği, hayata karşı olumsuz bir bakış açısı, sigara, uyuşturucu ve alkol gibi kötü alışkanlıklar biyolojik yaşı, kronolojik yaşa göre yüksek çıkartan etmenler olup, iyi bir genetik yapı, düzenli spor yapma, iyi ve sağlıklı bir şekilde beslenme, iyi çevre koşulları gibi etmenler de biyolojik yaşın, kronolojik yaşa göre yüksek çıkmasına sebep olur.

Biyolojik yaş hesaplaması için sağlık riski değerlendirmelerinin yapılması gerekir. Bunun için ise bireylerin sağlık taramasından geçmesi gerekiyor.

İleri düzeyde yapılacak olan değerlendirmelerde kanda yer alan FGF – 1 ve DHEA düzeyleri ölçülür. Biyolojik yaş hesaplaması yapılırken kullanılmakta olan üç farklı ana başlık bulunur.

Bunlar biyolojik güç, yaşam alışkanlıkları ve genetik miras şeklindedir. şimdi bu başlıklara kısaca bir göz atalım.

Biyolojik Güç

Biyolojik güç, biyolojik yaş ve sağlık riski değerlendirmeleri söz konusu olduğu zaman ilk başta yer alan kriter olarak bilinir.

Bireylerin fiziksel muayeneye tabi tutulması, laboratuvar sonuçlarının alınması ve daha sonrasında bu sonuçların incelenmesi ile birlikte biyolojik güç belirlenir.

Buna göre bireyin sahip olduğu yapının olumsuz ve olumlu yönleri, ruhsal yapısına ilişkin çeşitli bulgular ve yaş grubuna dair bilgiler tespit edilir.

Genetik miras, biyolojik yaş ölçümlerinde dikkat edilen bir diğer kriter olarak bilinir. Bu noktada bireyin aile geçmişinde yer alan kalıtımsal hastalıkları incelenir ve genetik yapıda ortaya çıkmış problemler detaylı bir şekilde incelenir.

Buna göre bireyin ilerde sahip olabileceği hastalıkların olasılıkları gözden geçirilir.

Katılımsal sebeplerden dolayı koroner kalp rahatsızlığı, hipertansyion, şeker hastalığı, kalın bağırsak, prostat ve meme kanseri, kolesterol yüksekliği gibi sorunlar genetik miras sebebi ile ortaya çıkan hastalıklar arasında yer alıyor.

Çevre Şartları ve Yaşam Koşulları

Biyolojik yaş hesabında ve sağlık riski değerlendirmeleri yapılırken son aşama olarak bireylerin yaşam tarzı ve içinde bulunduğu çevre analiz edilir.

Kültürel, ekonomik ve sosyal faktörler ile hava ve çevre kirliliği gibi çevresel faktörler ile birlikte günlük su tüketimi, sigara ve alkol tüketimi, beslenme alışkanlıkları, ne kadar spor yapıldığı, düzenli uyku, kötümser ve iyimser bakış açısı, stresli bir yapıya sahip olunup olunmadığı gibi yaşam alışkanlıkları kontrol edilir.

Bu değerlendirmeler sonucunda yapılacak olan incelemeler tek bir rapor haline getirilerek bireyin sağlığı konusunda net bir sonuca varılmasını sağlar. Bu incelemeler sayesinde bireylerin biyolojik yaşına ulaşılması mümkün olur.

Biyolojik Yaş Nasıl Düşürülür?

Biyolojik yaşın, kronolojik yaşa göre daha düşük olduğunun tespit edilmesi halinde birey için bu olumsuz olması bir yana oldukça olumlu bir durum olarak karşımıza çıkar.

Fakat tam aksi bir durumda yani biyolojik yaşın, kronolojik yaşa göre daha yüksek olması halinde buna sebep olan durumların giderilmesi bireyin sağlığı açısından önem taşır.

Bu noktada uygulanacak olan yöntemler bireyin daha sağlıklı olmasını sağlayacak ve biyolojik yaşını da rayına oturtacaktır.

Bu noktada bireylerin yapması gereken şey ruhsal ve bedensel yapılarını güçlendirmek, olumsuz hayat koşullarının üstesinde gelmek, kötü alışkanlıkları bırakmak gibi şeyler olur. Şimdi bu noktada yapılması gereken şeylere bir göz atalım.

  • Alkol tüketiminin azaltılması hatta bırakılması gerekir.
  • Sigara tüketiminin azaltılması hatta bırakılması gerekir.
  • Düzenli bir şekilde spor yapılması önem taşır.
  • Gergin durumlarda stresle başa çıkılması gerekir.
  • Şiddet ve öfkeli durumlardan uzak durulması önem taşır.
  • Uykunun bir düzene sokulması ve kesilmemesi gerekir.
  • Dengeli, doğru, iyi ve sağlıklı bir şekilde beslenilmesi gerekir.
  • Hayata karşı olumsuz değil olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşılması gerekir.
  • Düzenli bir şekilde sağlık riski değerlendirmelerinin yapılması gerekir.
  • Doktor tarafından verilen tavsiyelerin uygulanması gerekir.
  • İçinde bulunulan çevrenin temiz olması gerekir.

Biyolojik Yaş Nasıl Hesaplanır?

Biyolojik yaş hesabı için kullanılmakta olan çeşitli testler bulunur. Gün içerisinde yapılan spor, düzenli beslenme alışkanlıkları, iş ya da sosyal hayat stresleri ve buna benzer kriterler doğrultusunda biyolojik yaş hesaplamaları yapılır.

Bu tür testlerde sorulacak olan sorulara verilecek olan cevaplara göre puanlamalar yapılır. Şimdi bahsedeceğimiz testte yer alan alışkanlık, sık, seyrek, ender ve asla cevaplarına göre sırasıyla, 4, 3, 2, 1 ve 0 puanları alırsınız.

Bu test aşağıda yer alan soruların sorulması ve ardından verilecek olan cevaplar doğrultusunda yapılacak olan puanlamaya göre sonuçlanır.

  1. Günde 5 ve 8 bardak aralığında sıvı tüketiyor musunuz?
  2. Saat 22.30 ve sonrasında uyuyor ve uykunuzu almış bir şekilde uyanabiliyor musunuz?
  3. Gün içerisinde yürüme, koşma ve dans gibi egzersizler yapıyor musunuz?
  4. Hiç durmadan yeme isteğinin önüne geçebiliyor musunuz?
  5. Strese karşı anında tepki vererek mücadele edebiliyor musunuz?
  6. Kendinize yeteri kadar vakit ayırıyor ve bakım yapıyor musunuz?
  7. Sebze, meyve ve tahıl gibi besinlerle dengeli bir şekilde besleniyor musunuz?
  8. Zeytinyağını ne sıklıkla tüketiyorsunuz?
  9. Haftada 1 ile 5 aralığında et yerine balık tüketiyor ya da vejetaryen bir şekilde besleniyor musunuz?
  10. Ne sıklıkla antioksidan kullanıyorsunuz?
  11. Solunum egzersizleri yapıyor musunuz?
  12. Kendinizi beğeniyor musunuz?
  13. Kendinize ne kadar güveniyorsunuz?
  14. Hayata karşı bakış açınız ne kadar olumlu?
  15. Detoks kürleri ve düzenli bir şekilde diyet ve temizlenme programları uyguluyor musunuz?
  16. Düşünce ve duygularınızı kolay bir şekilde yansıtabiliyor musunuz?
  17. Sağlıklı sosyal ilişkilere sahip misiniz?
  18. İş yaşamında yaratıcı ve keyifli biri misiniz?
  19. Ailenizde 80 ve üzeri bir yaşa sahip olup sağlıklı olan biri var mı?

Bu soruların hepsine verilecek olan cevapların ardından elde edeceğiniz puanlara göre aldığınız sonucun yorumlanması aşağıdaki gibidir;

  • 0 ve 10 puan aralığında olan kişilerin kronolojik yaşına 10 yaş eklemesi gerekir.
  • 11 ve 20 puan aralığında olan kişilerin kronolojik yaşına 5 yaş eklemesi gerekir.
  • 21 ve 40 puan aralığında olan kişilerin kronolojik yaşı ve biyolojik yaşı eşit olur.
  • 41 ve 60 puan aralığında olan kişilerin kronolojik yaşından 5 yıl çıkarması gerekir.
  • 61 ve 80 puan aralığında olan kişilerin kronolojik yaşından 10 yıl çıkarması gerekir.

Источник: https://evdesifa.com/biyolojik-yas-hesaplama/

Поделиться:
Нет комментариев

    Bir cevap yazın

    Ваш e-mail не будет опубликован. Все поля обязательны для заполнения.

    ×
    Рекомендуем посмотреть